KAFAMDAKİ HUNİ

Bir Kafası Hunilinin Tırmaladıkları

Hunili’nin Eskileri..

Temmuz 31st, 2008Bir Tatlı Huzur Almaya Geldim…

Kafamda sıraladığım nidaları buraya sıralamama imkan yok! Buraya yazamam imkan yok! Ama “yuh!”, “pes!”, “aman yarabbi!” gibi olanları yazabilirim… Kafamı çıkarttım yerinden, bir de raket aldım, bekeennnnnnttt forreeeeeennnttt, duvardan duvara vuruyorum… Yerde sektirip servis kullanıyorum!! Duvardan duvara… Kafamdaki küçük adamlar ellerinde not kağıtları, bir yandan yazıyor bir yandan da koşuyorlar. Yazarken koştukları için o tarafa bu tarafa takılıp düşüyor; ellerinde ne kadar kağıt varsa saçıyorlar etrafa!! Duvardan sekmenin etkisinden olacak sersemler…Sersemim… Sersemim… Sersem…
Huzur bulmak için nereye gitmek lazım?.. Var mı bildiğiniz bir yer?.. Nerde bulurum?.. Bayiisi var mıdır ısrarla isteyebileceğim?.. Rh+ Huzur arıyorum…
PS: Önder ah Önder!!! Şimdi burada olacaktın! Nerdesin bre Önder!! Asker Önder!! Hani adres nerde?? Pzikolok Önder!..
Temmuz 29th, 2008 Nasıllara Dayanacak Niçin’im Var…
Ne uzun bi Pazar günüydü bu böyle!.. Sevgili saksağanların pencerenin dibinde “ca ca ca ca ca ca ca caaaaaaak! Ca ca ca ca!!!” seslerine saat 08 sularında uyanmam ile başlayan Pazar! Hayvanların kedi dedektörleri var. Gördüler mi bir kedi, saatlerce gece gündüz demeden ca ca ca ca ca diye ötebiliteleri var! Gördüğüm saçmasapan rüyaların temelinde de saksağanlar olabilir diye düşünmekteyim. Yok üstümü örtmüyorum arkadaşlar açıkta bir yer yok
Bugün okuduğum kitaptan sıkıldım… Nadir yaşadığım şeylerden biri bu. Nedenini ütopikliğe bağladım. Uzun süreli realiteden çıkıp, Atlantisli İnanna hatun kişisinin peşine takıldım ama beni Yasemin kadar sürükleyemedi… Dolapta bir kitap arandım ve buldum.. Malina.. Her daim farklı anlamları farklı farklı şekillerde kelimelerine harmanlamış Malina.. Uzandım yatağa ve açtım rastgele bir sayfasını.. Düşündüm kitap üstüne… Baştan bir daha okumaya karar verdim… Anladığım kadarıyla farklı ruh hallerinde farklı anlamlar bırakıyor Malina.. Pekiiiii Sıdıka sana bir soru! Şizofren mi bu Malina?
Şimdi kafamda kitaptan bir cümle, “…yaşayacak bir niçini bulunan, hemem hemen tüm nasıllara dayanabilir…”. Koyunlar yerine çitten “nasıllar’ımı” atlatarak uyuyabilirim… Çünkü niçin’ im var…

Temmuz 28th, 2008 Maraton…
Sıcaklar sadece canlıları değil herşeyi etkiliyor! İki gündür bloğumun bağlı bulunduğu server da nasibini aldı sıcaklardan… Neyse ki Ahmet kardeşim bugün bizim bile giremediğimiz(!!) odaya girip halletti beş dakikada! Kendisine sonsuz teşekkürler!!
Yaz okulu ikinci dönem başladı… Fakat bu sene cidden bir gariplik var, biz de çözemedik.. Senelerin deneyimi sayesinde mi bilmiyorum ama çok hızlı geçiyor günler. Tatil… 15 Ağustos itibari ile tatil dönemi start alıyor. Maraton şeklinde geçecek bir dönem ama ne diyeyim heyecanım büyük… Bir dizi sınav beni bekliyor! Bakalım neler olacak.. Şu sıra çok düşünür oldum bu sınavları çünkü özellikle bir tanesi var ki hayatımı sil baştan tekrar başlamamı gerektirecek çetin bir sınav… Hayırlısı olsun diyorum içimden sürekli… Herşey için bunu der oldum son zamanlarda.. İlişkiler için, işim için, geleceğim için… 4 Ağustostan itibaren başlıyacak koşturmaca… Dua ediyorum sürekli… İçimde ukte kalan, yarım kalan şeyleri gerçekleştirebilmek için…
Şimdi kitabım ve ben balkondaki serin köşemize gidiyoruz…

Temmuz 23rd, 2008Kafamdaki Kazan!
Bilmeli insan karşısındakinin içindeki yerini. Değerini ve önemini. Çıkmamalı karşısına kendisi olmayan şekillere bürünerek ve kafasında kurduklarını dillendirdiğinde etkisinin derinliğini hesaba katmadan… Bir söyleyeceğini bir kere daha düşünmeden dökmemeli ortaya… Biriktirmemeli bekleyip de… Söyleyecekleri gelmişken dilinin ucuna, yutkunup da susmamalı… Herhalde alacakaranlık kuşağının bir bölümünün canlı versiyonu içindeyim şu sıra ki ben de anlam veremiyorum şu olanlara! Ünlemlerim ve üç noktalarımı cimrileşmeden kullanıyorum bu gece… Kimseyle kötü olmadan yaşayıp gitme sanatı… Öyle kursu falan da yok ki bunun; gidesin alasın eline kitabını, öğrenesin kurallarını ve usul adabını! Hayat sağ gösterip sol, sol gösterip sağ çakan cinsten… Şu son aylarda hem sağdan hem soldan yedim yiyeceğimi!! Ruhumda baki morluklarım…
Yanıp sönen imleci izliyorum uzunca bir süredir… Bir yandan Nathacha Atlas’a eşlik ediyorum diğer yandan da düşünüyorum… Uyku çağırıyor… Ben gidiyorum….
Temmuz 19th, 2008 Kırmızı Huni…
Öğrrrrrrtttttttttmenüüüüüüüümm yarın bunu mu giyeyim? Öğrrtmenim yarın gösteri kaçta başliiicak? Öğğrttmenim gösteriye annem mi gelsin babam mı gelsin? Öğrrtmenim yoksa bunu mu giyeyim? Öğrttmenim öğle yemeğinden sonra mı gösteri? Öğğrtmenim çanta getirces mi yarın? Öğğrtmenim bizi servis alacak mı yarın?
Hunimi çıkarttım taktım bugün! Üstümle uyumlu olsun diye kırmızı olanını tercih ettim… Anlaşılacağı üzere birinci dönemin sonuna geldik. Bakınız ki bir ay daha gelip geçti ömürden… Her ne kadar yoruluyorum diye şikayet de etsem alem bu ufaklıklar! Abuk subuk insan ilişkileri örgüsü içinde dinlendiriyorlar beni, gürültüleri ile, soruları ile, şikayetleri ile…
Yorgun bedeni yatırmak lazım şimdi… Yarına enerji toplamak lazım şimdi… Müsadenizi istesem? İyi geceler dilesem? İyi geceler…
Temmuz 17th, 2008İstanbul’da…
Bu son gezi bizi uzun bir müddet mutlu edecek cinstendi!! İki gün değil de sanki bir hafta kaldık İstanbul’da… Yorgun muyuz? Hayır!…
Bostancı- Gökçen’de kahvaltı- Süpper!
Bağdat Caddesi- Yarım kalan iş tamamlandı- Süpper!
Cadde Bostan- Migros alışveriş- Süpper!
Etiler- Hür’ün malikanesi- Süpper!
Rumeli Hisarı- Sabah kahvaltısı- Süpper!
Rumeli Kavağı- Akşamüstü gezisi- Süpper!
Bebek- Türk kahvesi- Süpper!
Taksim/Nevizade- Süpper!
Park Orman- Massive Attack konseri- Süper az kalır… Muhteşemdi… Tadı damağımda kaldı…
Daha yazmak, ayrıntıları vermek isterim ama o kadar yorgunum ki artık yatma zamanı… Arkası yarın diyelim en iyisi…
Not: Fotoğraflar facebook’ta yerini aldı…
Not: Hür, bizi misafir ettiğin ve en iyi şekilde ağırladığın için sana çok ama çok teşekkür ederim…
Temmuz 15th, 2008 Yolcudur Abbas Bağlasan Durmaz…
Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalp ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumana,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.
Ne de oturaklı bir şarkıdır Abbas… Catih Sıtkı Tarancı amca ne de güzel yazmışsın eline koluna sağlık! Bugünün şarkısı bu olsun

Temmuz 11th, 2008Bir Lübnan filmi…
Hmmm… Leziz müzik, leziz film… Müziklerden yola çıkarak, film hakkındaki tahminlerimin beni yanıltmayacağını düşünüyorum. Film Lübnan yapımı. Müzikler oda sıcaklığındaki kırmızı şarabın boğazdan kayıp gitmesi gibi… Özellikle “Mreyte ya Mreyte” adlı şarkı nasıl desem.. Geliyo ruhun yanına, elini uzatıp kaldırıyor dansa… Şarkı arapça. Biz genelde oryantallerde “haaadili hööödili heyyeee hayyeee yellahh fistan!!” şeklinde yorumlamalara alışkın olduğumuzdan bu şarkıda hatunun sesi ve yorumu cidden muhteşem. Ömrü hayatımda bu kadar sakin bir arapça şarkı dinlememiştim..
Filmimizin adı Caramel : ) Tanıdık geldi değil mi? Dün bir arkadaşımın “içinde karamel var ondan di mi?” dedi ve çok güldürdü beni : ) Hele bir izleyeyim sonrasında yine bu yazının altına notumu düşerim ben..

Temmuz 10th, 2008Biten kitap ve haftasonu ardı…
Bir kitap daha bitti… Yine bitmesin dediğim türden bir kitabı bitirmek bana ilginç bir hüzün veriyor neden bilmiyorum. Barbara Wood imzası taşıyan “Cennetin Bakireleri” adlı kitap ile bu defa Mısır tarihine, İngiliz sömürgeciliğinin arap kültürü üzerindeki etkilerine, kadınların o dönemde çektikleri acılara -ki hala çekiyorlar- tanıklık etmek beni kimi zaman sinirlendirdi kimi zamansa hiç düşünmediğim bir boyuttan bakmama sebep oldu… Hayyam’ın bir rubaisi ile başlayan kitabın her sayfası ayrı lezzetliydi… Üzüntüm bundan olsa gerek…
Bu arada Yurt yayınları’ndan şu ana kadar aldığım ve okuduğum her kitap istisnasız güzel çıktı. Buna güvenerek bugün bir kitap daha aldım. Uzun süredir ortadoğu tarihi ile ilgili kitaplar okuduktan sonra şimdi rotamı Mezopotamya’ya çevirdim. Bu beni ürkütmüyor değil. Adaptasyon biraz zor olacak ama Mitoloji ile ilgili bir romanın da beni hayal kırıklığına uğratmayacağını düşünüyorum.
Kitap ile birlikte haftasonu da bitti. Ne çabuk geçiyor! İşin güzel yanı haftanın ben yine farketmeden Pazartesi-Cuma şeklinde hemencecik geçip gitmesi. Cuma günü kendimi trende bir koltuğa bıraktığımda içimde hem bir mutluluk hem de bir burukluk olacağını biliyorum. 13 Temmuz Pazar gecesi gökyüzüne bakıp Teardrop ile her zaman yaptığım gibi bir yıldızı gözüme kestirip eşlik edeceğim sözlerine…
“Water is my eye
Most faithful mirror
Fearless on my breath
Teardrop on the fire of a confession
Fearless on my breath
Most faithful mirror
Fearless on my breathTeardrop on the fire
Fearless on my breath
You’re stumbling in a dark”
Temmuz 06th, 2008 Massive Attack! Hücummmm!!!
Hala sırıtıyorum… Güzel bir gecenin ardından!
Neye niyet neye kısmet evden üç kişi çıkıp Kıtır’ın önünde 15 kişi olmamız… “Nereye gidelim?”, “Bir yere sığmayız ki!” soru-cevapları arasında kendimizi Nada’nın bahçesinde bulduk. Dubai’den gelen Umur, İngiltere’den gelen Olgu… Takım tamam oldu! Umur kardeşim elinde fotoğraf makinesi ile gecenin hikayesini resimledi  Öyle ki hala flaş patlamaları görüyorum  Kendisinin gecenin sonunda Ankara sokaklarını kırbaçlaması da ayrı bir renkti  Nada’da durumun vahimleşmesi üzerine “Haydi kalkın If’e gidiyoruz” emriyle kendimizi birden if’te bulduk. Uzun süre olmuştu gitmeyeli ve sanırım bundan sonra da hiç gitmeyeceğimiz yer olarak kalacak. Gecenin kapanışı yine bir klasik ile oldu, Rumeli. Mercimek çorbalarımızı Umur’un sarımsaklaması ile daha bir iştahla içtik  Cidden güzel oluyormuş…
Gecenin en güzel anı ise Handan ve İris’in erken doğum günü hediyesi oldu! Sırıtışım da bundan! Önümüzdeki hafta Park Orman’a gelecek olan Massive Attack konserine bir bilet!! Nasıl içlenmiştim gidemediğim için ama İstanbul yolu göründü! Hatta plan program bile tamam  Bağdat caddesinde yarım kalan bir işin tamamlanması ardından Taksim’de İstanbul ekibini toplayacağız bu defa! Pazar günü ise Mahşerin Üç Atlısı olarak Massive Attack ile ruhumuzu bulutlara çıkartmak niyetindeyiz. (Nazar etme ne olur iste senin de olur)
Bu hafta nasıl geçecek?????

Temmuz 06th, 2008 Makarnacı…
Makarna!! Her çeşidi ile gönlümüzde taht kurmuş makarnaaaa!!! Artık yemekle kalmıyor, yapıyoruz da! : ))
Maceramız Handan’ın eve makarna makinası alması ile başladı! Zaten çok uzun zamandır Handan ile bir hayalimizdi bu. BBC Prime’da her ready steady cook izleyişimiz ardından kendimizi mutfakta yemek yaparken buluşlarımız arasında, makina yokluğundan kaynaklı el yapımı makarnalardan yoksun kalıyorduk… Oysa şimdi elimize muhteşem bir fırsat geçmişti ve güzel bir akşam yemeği ile kendimizi ödüllendirmeliydik! Hamur yoğuruldu, küçük parçalara ayrıldı ve ardından makina yardımı ile açıldı uzun uzun! En zevkli aşama da kesme aşamasıydı. Makinanın bir yerinden soktuğumuz uzun hamur, el yordamı ile çevrilen bir manivela yardımı ile uzun ince şeritlere bülünüyordu! Çocuklar gibi eğlendik makarnamızı yaparken… Hele ki neye niyet neye kısmet bundan 2 ay öncesinde almış olduğum Şirince şarabı ise mmmmmm… Tek kelime ile özetlenecek olursa mükemmeldi! Kısacası çok güzel oldu makarnamız afiyetle yedik!!   : )
Hayat da bir makarnanın hikayesi gibi… Yoğuruluyoruz, genişleyip parçalara bölünüyoruz ömür gibi uzun uzun; nihayetinde sıcağında pişip servis ediliyoruz sofrasına… ve hep sonrasında aynı temennide bulunmuyor muyuz? Afiyet olsun!
Ne Gece!
Bu gece bir sene içinde etmediğim kadar dua etmişimdir herhalde! Allah da bana kızmıştır anca işiniz düşünce bana geliyorsunuz diye ki yenildik…. Gerçi bu yenilgide sevgili kalecimiz Beşiktaşlı (!) Rüştü kardeşimin payı da azımsanamayacak kadar çok! Kendisi bence boksörlük ya da kickbox’a yönelmeli. Yumruklama yeteneği ve arzusu da ele alındığında bu alanlarda göstereceği milli başarılar bizleri mutlu edecektir.
Süper bir Türk takımı izledim bu gece televizyonda! Gurur duydum! Ben ki izleyemem (ki yine evin içinde gezinerek ve hakeme ilahiler şeklinde sayıp söverek..) televizyonun önüne gelip gelip anırdım!!! Hele ikinci golde ses tellerimin iflahını kesecek şekilde attığım nidaların etkisini yarın görebileceğime eminim… Çocuk…. sessi… oln… “Öğretmen ne dedi?” “Çocuklar sessiz olun dedi” “Hımmm..” (bu arada balkonda bir şey devrildi?? Hırsız olabilir mi? Yok sanmam.. Hırsız bile iş yapamaz haldedir bu akşam!) Bir de şu var ki bu koşmaktan aciz, gözüne gözlük hakemlerin bize karşı tutumları nedir? Pis musakka!!! Ayrıca değinmeden geçemiyeceğim, biri bana o spikerlerin orada ne işlerinin olduğunu açıklayabilir mi? Soyunma odasında veda konuşmasını yapan Terim’i kastederek “hakkınızı helal edin dedi mi?” diye soran ve sürekli yerinde sekerek konuğuna dönen ve “olmadı” diyen arkadaşlara sözüm??!!?? Hele bir tanesinin “ehehe ohh sonunda baklayı ağızımdan çıkarttım” edası ile “Terim gidiyor bu güne kadar biliyodum ama size dimedim!” açıklaması ve rahatlaması da takdire şayandı! Yahu taş gibi bir hatunu teknik traktör yapsınlar! Şöyle çıksın sütun gibi bacakları ile kenardan Terim gibi el kol sallasın! Hangi hakem yerine oturturacak o zaman? Hayal ettim de… İlginç olabilirdi… : )
Uzun lafın kısası Hayyam yazsın rubailerini ruhumuzdan eksik etmesin; Rüştü boksör olsun bizi verem etmesin!..
Not: Bu arada aklıma geldi arkadaşlar : )
1: Hafta: Adaptasyon
2. Hafta: Bunalım
3. Hafta: Cinnet
4. Hafta: Saadet  : )
Haziran 26th, 2008Hayyam, Sarap ve Mac!
Kirmizi sarap… Hayyam… Kim tutar bu ruhu??? Gol oldu!!! Bir sifir öndeyiz! Haydi alalim su maci da cözeyim ipini ruhumun; ne ben tutabileyim ne de Hayyam…
Haziran 25th, 2008
Sırası değil…

Haziran 22nd, 2008 Gidiş…
Gidiyorum… Bir zamanlar ruhuma ilaç olmuş o şehire gidiyorum yine… Yorgunum, bitkin ve sersemim… Hoşçakal Ankara…
Haziran 17th, 2008Uzun süre mi olmuş ne??? :)
Bugün Yağız hatırlatmasaydı, iyice kopup gidecekmişim…. Ne kadar uzun süre olmuş böyle! Kopuşuma katkıda bulunan bir dolu şeyden en önemlisi sanırım okulda ikinci dönem maratonum ve bu maraton esnasında kaptığım “süper virüs”!! Adını süper virüs koydum ki grip ya da soğuk algınlığı falan değil bu! Acayip bir virüs! Osmanlı virüsü! (Bkz.Osmanlı Tokadı) Öyle geliyorum falan da demiyor hani! “Apla geldim ben kusura bakma az aksıracaksın, tıksıracaksın biraz da yatırıp süründürücem ben seni! Soora gitcem söz ama sana benden yadigar bir öksürük  kalacak!…” nidaları ile bir hastalık süreci atlattım ki! Evlere şenlik! Ses tonumun aldığı karizmatik durum ise daha da tüyler ürpertici! Pek oturaklı oldu cidden! Mikroplarımı annem ve abime de bulaştırdım! Her hasta insanın misyonudur bu! Birilerine bulaştırılmalıdır mikrop! Ne o öyle rabbenaa hep bana! Olmaz ki canım cimrilik etmemek lazım, adettendir mikrop yakınlara eşe dosta bulaştırılır ki onlar da yakiiinen hissedebilsinler bu hadiseyi! Bir şey deneyimlemeden anlaşılmaz! Neyse şimdilerde baki kalan tek şey öksürük… Verem ailesi olarak geceleri sıra ile öksürüyoruz! Yakında ton katarak, kanon, çift ses vs. yaparak öksürmelerimizi sanatsal boyutlara taşıyacağız! Daha rezilleşmeden bu hastalık konusunu kapatıyorum! : )
Bak ki hayatım hastalık olmuş yazacak bir şey gelmedi aklıma ve bön bön bakakaldım ekrana!!
Yazmadığım süre zarfında neler oldu? Deniz ile Tolga evlendiler! Allah mutlu mesud etsin!!! Amiin!! Hasta oldum!! Newton Faulkner ile tanıştık çok iyi bir albüm! “Hand Built” bir de Teardrop yorumu var ki bu ara pek sık dinliyorum tadından yinmez! Eve pimapen yapıldı, benim oda ikinci dünya savaşından çıkmış gibiydi!!! Korktum odamdan! Sarma kedi hafif yollu kızgınlık dönemine girdi! Kendisi bıraksam bütün günü bacağımda geçirebilecek kudrete ve kızgınlığa sahip eheh!! Komik bir kedimiz var bizim!!!! Yalnız hakkını yememek gerekiyor ki 38 derece ateş ile yatarken kendisi beni hiç yalnız bırakmadı!! Teşekkür ediyorum!
Geç oldu yatayım ben artık! Müsadenizle diyor iyi geceler diliyorum!!!!!
Mart 18th, 2008 Sinir Stres…
Kimi zaman mesleğimden soğuduğum anlar oluyor! Buna sebep ailelerinden terbiyenin “t”sine dair hiç bir şey alamamış çocuklar… Okulda arkadaşları tarafından sevilmeyen fakat sevmediklerini bile korkularından söyleyemedikleri; doberman misali, büyüdükçe beyni içeride sıkışıp kalmış ve düşünerek hareket etme yetisini tamamen yitirmiş; boş bakışlı, sevimsiz, kompleksli, hiç muhattap olmak bile istemediğiniz türden çocuklar!! Ailelerin boşverdiği çocuklar! İnsanı mesleğinden soğutan çocuklar!! Kendilerini nasıl bir yerde görüyorlar acaba?! Bir öğretmenin üstüne yürüyecek cesareti kendilerinde bulduklarına göre!! Öğretmen sınıfta iken ayaklarını kaldırıp sıranın üstüne koyma cesaretini kendinde bulduklarına göre!! Peki yanlış olan ne burada? Bulan var mı? Ben buluyorum ama bulduğumu da dillendiremiyorum ki! Dilde yine düğümler…. Allah bana ve tüm bu durumlar karşı karşıya kalıp asabı bozulan tüm Öğretmenlere sabır versin! Amin!
Şubat 21st, 2008Losstuuumm Lostumm Lostum!…
“Looosstummm looostuummmm gelseeneeee caaanııımmmm” türkülerini söyledik 8 ay boyunca! Ahah! Veeee bu Perşembe yine klasik Lost ayinlerimize başlıyoruz!! Yalnız bölüm pek bir gümbür gümbür geliyor! Fragmanını izledim de! Aman Yaaaarabbbüüüüü!! Kim kime dum duma! Birileri rahmetli oluyor yine! İnşallah sevdiklerimizden biri değildir!(sevdiğimiz biri ise helvasını yeriz artık!) Bakalım göreceğiz! Umarım tez zamanda bu senaristlerin grevi de sona erer ve biz bir 8 ay daha beklemek zorunda kalmayız… 15 Tatil daha da güzel mi oldu ne? Bugün Pazartesiydi ve ben evdeydim! Yarın Salı ve tahmin edin ben neredeyim! İş dışında her yer olabilir : ) Kuvvet ile muhtemel bir kahvaltı sofrasında birleşip Voltranı oluşturacağız gibi. Sıdıkacığım, gönül isterdi ki sen de bizimle ol ama sen “rahat hazzrooooooolll” durumunda olacaksın o saatlerde gibi.. mi? : )
Bu arada msn adresi resmen değişti arkadaşlar. Gerekli bilgiyi mail adreslerinize yollamış bulunmaktayım. Eklerseniz sevinirimmm ; )
Şimdi biraz Sia dinleyeyim, uzanayım şöyle Sarma the danacan’ın yanına!… Kalın sağlıcakla!
Ocak 29th, 2008Bir dönem daha bitti…
Bugün 25 Ocak Cuma… Yine koskoca bir dönemi geride bıraktık… Bu ne hız böyle! Zamanın acelesi varmış da bir yerlere yetişme telaşındaymış gibi sanki! Biraz soluklansa da öyle devam etse kaldığı yerden… Zaman soluklanır mı bilmem ama bana çok iyi gelecek bu tatil. Hele ki ardından başlayacak ikinci dönem hiç nefes alamayacağımız düşünüldüğünde! İyi değerlendirmek, iyi dinlenmek gerek…
Neler yapsak neler etsek diye planlar yaptık bugün… Evlerde açık büfe kahvaltı, Kaju’nun  salonunda  toplu pilates dersleri, baştan sona Lost günleri, evde pijama partileri… Daha eklenir gibi geliyor bana! Çok güzel olacak bre!
Bir kedi bu kadar mı güzel uyur? Gel ye beni diyen bir kıvrılma ile uyumakta kendisi, güzel Sarma!… Az sonra yanına yatıp, “gırrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr….” sesi eşliğinde uykuya dalacağım. Yakında maceraları ile ilgili bir blog’da gelecek  Herkese iyi geceler!

Ocak 25th, 2008Blow it all away…
Uykunun tutmadığı bir gece daha… Yarın yine hızlı bir gün olacak ve ben yarına hazır değilim sanki… Yarın olmasa nasıl olur? Olur mu? Ya da yarın olduğunda ben olmasam? Olur mu? Töööbee tööbee diyenleri duyabiliyorum buradan, demeyin. Farazi yazıyorum bunları. Deneme yamulma yolu ile fikir edinme çabası da diyebiliriz. Üzerimde bir örtü var görünmeyen ve ben bu örtüden çok sıkıldım. İçinde daralıyorum artık ve atmak istiyorum üstümden ama denemeler neticesindeki yamulmalar sonrasında görüyorum ki hala üstümde bu görünmez örtü… Bu deneme yamulma-i vuk-u bulma daha ne kadar hükmedecek hayatıma bunu da merak ediyorum. Bir çok şeyi herkes gibi ben de merak ediyorum. Neden merak ettiğimi de merak ediyorum… Hunime diktim gözümü; takmamış olmamdan kaynaklı bir parmak toz birikmiş üstünde ki gidiş o gidiş alıp takma zamanıdır. Öyle tozlu tozlu takılmaz, ilk evvela bir tozunu almak lazım ıslak bez yardımı ile ve ardından gazete ile kurulamak. Camdan benim hunim; içini seçen… I put my huni on my kafa and blow it all away Kafasıhunili… Blow it all away…
Ocak 21st, 2008Farklı Gece’m…
Bir şeyi bir yerde bırakırsınız ve aradan yıllar geçtikten sonra tekrar karşılaştığınızda yaşadığınız o duygu gariptir ya… İşte bu gece buna vesile bir gece oldu diyebilirim. Seneler önce derin derin düşünüp taşınıp verdiğim bir karardan döndüm. Önce etrafıma baktım ve eledim olan biteni. Elekte kalanlar benimdi ve ben oldu… Saat 02:06 ve huzur dolu bir uyku beni bekliyor olacak eminim ki… Bundan sonra herşey çok farlı olacak… Yeni gün farklı olacak, yaşadıklarım ve yaşayışım farklı olacak… Ben köklü benler farklı olacak!
İyi geceler Tatlı rüyalar Allah hepinize rahatlık versin.
Ocak 14th, 2008KARMA
“İnsan evlendiği için utanmaz! İnsan evlendiğini göğüsünü gere gere söyler! Bu gizlilik niye?” Büyük abim bugün akşam bu soruları bana yöneltiğinden beri düşünüyorum cevaplarını… O insan öncesinde boyundan büyük laflar ettiyse utanır diye düşündüm ilkin ama insanın utanması için, bu duygunun ruhunda yaşaması da gerekir.
Gün gelir devran döner… Biri senin de kızının canını böyle acıtırsa, o zaman canını acıttıklarını hatırlarsın…
Ocak 07th, 2008Cayır Cayır Bıktımlı Blog
Yanaklarım cayır cayır yanarken yazıyorum bu bloğu ki adını bile koydum şimdiden “cayırlı blog”! Nedir bu cayır’ın anlamı hemen bakayım sözlükten! Zarf imiş kendisi “cayır cayır” şiddetli ve etkili bir biçimde anlamına gelmekteymiş! Evet etkili olduğu kesin! Kedi yanaklarımın sıcaklığından dolayı mıdır nedir bana yakın uyuyor!
Bloğumda kimi şeylere maalesef değinemiyorum.. Bunun bir çok sebebi var ama kendime biçtiğim süreç sonrasında dilimdeki bir büyük düğümü çözüp, misyonum ve vizyonumdan sıyrılıp hepsini yazacağım kesin! Dana-kuyruk-kopuş üçgeni içerisinde vuk-u bulacak bu blogdan da hepinizi haberdar edeceğim kesin! Şimdi kısa bir “bıktım” listesi ile üstesinden gelmeye ve yanak hararetimi su kaynatmaya başlamadan normal haline çekmeye çalışacağım!
BIKTIM LİSTESİ
1. Semerlerim pek ağır onlardan bıktım!
2. Kulağının üstünde oturan ve deveye hendek atlattıranlardan bıktım!
3. Duyarsız, odun, duvar vs. kılıklılardan bıktım!
4. Toplu taşım araçlarına zam geldi ondan bıktım!
5. Bıktım mı? BIKTIM!
Daha fazla uzatmaya niyetli değilim keza yanak ısısı da inmeye niyetli değil… En iyisi mi ben bu yazıyı baskıya vereyim, gideyim de yanacıklarıma bir su çarpayım!…
Ocak 03rd, 2008Bir tatil daha geldi geçti…
Bir bayram tatilini daha yedik bitirdik! Dişlerimizin arasında biraz deniz, biraz ayaz kaldı. Ama istemem kürdan, istemem diş ipi; kalsınlar biraz yarenlik etsinler bir müddet bir sonraki tatile kadar…
Tren yolculuklarımız yine tatile damgasını vurdu! Giderken bir saat boyunca beklenen patates kızartması ve akabinde yanıma oturan kadına patates kızartmasının benimkinden önce gelmesi; kadının sanırım benim kızgınlığımı gidermek ve psikolojik rahatlık sağlaması açısından patates kızartmasını “pek bir yağlı!”, “ay iki patatesten çıkar şu kadar şey” şeklindeki beyaanatları… Garson çocuğun sabaha kadar patates kızartması affı adına esprileri… Vagon klima ayarını yapan amcanın elinin ayarının yokmuş ki bunu da sabaha karşı halvet gibi olan vagondan anladık… Dönerken ise tam tersi bir durum söz konusu idi. Bir ara titredim üstümde polar olmasına rağmen. Trende bir ikea kardeşliği söz konusuydu tabii! Sanki kızılay yardım paketleri dağıtmış gibi herkesin elinde bir ikea torbası vardı. Dönüşte tosur tosur uyuduğumuzdan pek bir aksiyon yaşayamadık doğal olarak.
Bitiiii… Yarın iş ve güç beni bekliyor… Bir “previyııııssliiii onn hayat” deyip özet alıp ardından kaldığımız yerden devam edeceğiz mücadeleye…
Aralık 23rd, 2007Imogen Heap
Sevgili Yağız sayesinde tanıdığım ve gülmekten katılarak söylediğim “just for now” şarkısı ile tanıştım… (Yağız, ben ve İris farklı yorumlarımızla söyledik şarkıyı selam ederimmm ikisine de buradan)  Imogen Heap ablanın  bir albümünü indirdim. Adı “speak for yourself”. Albümde pek çok güzel şarkı mevcut. Kendine has bir tarzı var Imogen aplanın. Sevdik ve tavsiye ederiz. Amaaaa en güzeli bizim söylediğimiz şarkı  ondan daha iyi yorumluyoruz! Ahahahah!!
haydi hep beraaabeeerrr cesssstt forrr naaaaaaavvvvvvvvv cest for naaavvvvvvv
Aralık 08th, 2007Rubaili Blog
Gençlik bir kitaptı, okuduk bitti;
Canım bahar geçti çoktan, kış şimdi.
Hani sevincin, o cıvıl cıvıl kuş?
Nasıl, ne zaman geldi, nasıl gitti?
Gül de şarab da bilene güzel gelir;
Sarhoş olmayan için sarhoşluk nedir?
Cebi boş gönlü dolu olmayan kişi
Her şeyden geçmenin tadını ne bilir?
Akşamüstü arkadaşlarla geçirilen hoş vaktin ve bir kadeh de şarabın üstüne iyi gitti bu rubailer… Şarap da hoştu sohbet de… Gülüşler, hayaller, yitip gidenler, tüpsüz dalış çıkışlar, planlar, programlar, haberler, kaygılar… Harmanlandı herşey şarabın kırmızısı eşliğinde…
Kaygılar, deneyimlerin bir yan etkisi olarak kazındılar ve yeni başlangıçlara inat yapar gibi bekleşiyorlar bellek köşelerinde!.. Bir yere tıkmak ne mümkün! Gitmiyorlar ki! Her yaşadığım günün içinde köküne kibrit suyu döktüğüm yerlerden baş veriyorlar! Ben söküyorum yerinden, onlar çıkıyor!! Ben söküyorum, çıkıyorlar!
Kapım çalınıyor
Yine gelir mi “kaç” diye bağıran
Kıvrandırıp da
Tek başına bırakan….
Hunili the Dertli
Aralık 08th, 2007Koli Bandı
Hani kimi filmlerde görürüz ya böyle ofis çekmecesi birden bire açılır ve içindeki dosyalarda dışarıya fırlar… Şu sıra öyle bir yaşam sürmedeyim… Olmadık zamanda olmadık yerlere fırlayacak dosyalar diye verdim sırtımı dosya dolabına; ittirmedeyim… Hele bir tanesi var ki ellerim su topladı artık ittirip de kaktırmaktan. Öyle doldu ki çekmece bir açılacak pir açılacak! Neye malolacak, kimler dosyaların fırlayışı ile yaralanacak bilmiyorum..
Tek bildiğim artık hayatın kırılan noktalarını bantlamaktan yoruldum ve bıktım!!
Sabahat Abla ve Albümü
Daha önceleri muhakkak duymuşumdur, muhakkak dinlemişimdir Sabahat Akkiraz’ı. Eee 7/24 Türk Halk Müziği ve Türkü dinlenen bir dükkanımız var. Yok Türkü barımız yok  Terzihanemiz var  Çocukluğumun içinde geçtiği… Neyse şimdi konumuz bizim dükkan değil elbette. Ezginin Günlüğü Çeyrek Elma albümünde “Gemi” adlı şarkı ile iyice kulağıma işleyen ve aradan sıyrılarak içime işleyen bir sesti Sabahat Abla. Abla dememde bir sakınca var mı? İki albümünü edindim ve şu anda birisini dinliyorum ve sizlerle de paylaşmak istedim…Sabahat Akkiraz&Orient Expressions/Külliyat albümü. 11 adet birbirinden güzel türkü güzel bir şekilde harmanlanmış ve cidden severek de dinletiyor kendini. Şarkılardan bir tanesi ise şu anda dinlemekte olduğum… Diyor ki:
Sen köksün ben de dal
Aç gönlün beni al
Toprağım suyumsun
Derinlere göm beni
İkinci albüm Türkü Hayattır. Onu da dinledikten sonra tekrar görüşmek üzere!
Kendini Türküye veren Hunili….
Kasım 12th, 2007

Dil Düğümlü! Varın Siz Anlayın Ötesini…
Günün özlü sözleri:
Bu hayatta ne oldum değil ne olacağım diyeceksin!
Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste!
Kasım 09th, 2007Çözgü
Dileyişlerin mirası ızdıraplarla geçen zaman
Izdıraplar ki düğümlü dilden varolan
Düğümlü dil düğümlü hayattan
Hayat düğümlü açıl desen açmaya kalksan
Olmaz ki denemek nafile çaba
Sen değilsin ki hayata bu düğümü atan
Hunili
Rüya Yorarım…
Yoğun bir günün sonu ve kelimelerim bile yorgunlar… Onlar da tüm gün kafamın içinde bir o tarafa bir bu tarafa koşmaktan yoruldular. Akşamüstü çıkmaya çalıştılar ağızımdan, olmadı… “kaçası-gidesi gelmek” istekli bir akşamüstü geçirdim. Kaçabildiğim ya da gidebildiğim yer uykuda bir rüya oldu… Rüyamda İbrahim Tatlıses “verin bana cocukları ben daha aalaasını yaparım” diyordu kendine has aksanı ile!… Eh tüm gün 29 Ekim provasında geçince çok normal diyeceğim ama bu adam neden girdi rüyama? Niye uğraştı ki benimle? Kendi kendime yormaya kalktım rüyamı… Herhalde akşamüstü yaşadığım acılı-arabesk duruma istinaden bilinçaltı bana bu şahsı uygun görmüştü. Acıların çocuğu K.Emrah gelseydi bu kadar etkili olmazdı bence. Ötekinin yanında ezik kalırdı biraz ki bana tutup da aynı şeyi söyleseydi “peeehhh hadeeee!” der döner giderdim. Yoksa 29 Ekim’de Tatlıses bizim okula mı gelecek?!? Yok artık di mi.. Allahtan geçen sefer hesap istemek için kulağımı karıştıran garsonu görmedim! Evet evet rüyamda katil olacaktım. Önce sağ kulak sonra da sol kulağıma parmağını sokan bir garson! “Nooluyo?” “Hesap alacaktık!” Aaa masaya bakıyorum tabağımı da almış ki daha yememişim ben, adam benden hesap istiyo! Hem de nasıl bir yöntemle!  : )
Hemen aklıma gelmişken buradan Anıl’ı ve Eşini tebrik etmek istiyorum. Küçük bebekleri Deniz de hoşgeldi dünyaya!
Ekim 26th, 2007Nasıl sıkıldı canım bugün!.. Her gün bir dolu can gidiyor… Ne haber izlemek ne de gazete okumak geliyor içimden… Gidenler sanki benden gitmiş gibi eziliyor içim… Gidenler sanki benden bir canmış gibi; akıyor yaşlar gözümden… Şöyle bir bakıyorum ev ahalisine, benle aynı içleri… Babam koltukta dalmış ekrana, annem kahvaltı masasında, ben ayakta… Gidip de geri dönmeyen babalar, abiler, kardeşler… Nasıl bir acıdır bu ki tahayyül ederken bu kadar acıtıyorsa başa gelince ne eder?..Önümüzdeki hafta Pazartesi günü 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı. Gösterimiz var yine ve beni ayrı bir telaş aldı! Bu defa o gösteri metnini yazarken daha bir içim kabardı! Haftalar öncesinde yazdığım metni bugün temize çekerken farkettim bugün ile ne denli örtüştüğünü… Kağıdı alıp okumaya başladığımda ne olacağını bilmiyorum… Tek bildiğim dışarı çıkmak isterse göz yaşlarım; onları tutmayacağım!
Bir de farklı bir düşünce aldı beni yine yüreğimi sıkıştıran! Acaba yine “Aaa Pazartesi tatilmiş bi yerlere mi gitsek?” der mi insanımız? Yoksa bu olanlara inat, evine en yakın okula gidip de “Ben de buradayım!” der mi? Ben biliyorum sevgili insanımın ne diyeceğini… Siz de biliyorsunuz değil mi?!?!!…
Ekim 21st, 2007

Üç ve Dört
Hayat yine peygamber vitesinde yokuş aşağı iniyor… O kadar hızlı ki yanından geçtiğim şeylerin renkleri karman çorman akıyor sağımdan solumdan. Pencereden tüm şiddeti ile vuruyor rüzgar. Gözlerimi açamıyorum esen rüzgardan ki yaş oluyor gözlerim alabildiğine. Daha da bulanıklaşıyor renkler; akıyor… Müzik bünyede hafif bir fren etkisi… “Üç” ve “Dört” Arabada kafaya odun inmiş etkisi bırakıyor…
bir şarkıya takılmışsan
üstüne çökmüşse sözleri, yanında hüzün
ruhuna ucundan dokunmuşsa
kararmışsa gün gibi aydınlık yüzün
her telefon çaldığında karşındaki yine bir başkasıysa
ağlamak, beklemekten çok kolay bir parça bile umut kalmadıysa
ah kaybolan el değmemiş ruhundu kir tutmayan
ah kaybolan içindeki çocuktu yeri dolmayan
her gece yattığında aklındaki sevgilin değil bir başkasıysa
ve her şeyi unutup uyumak istiyorsan
sığınmak için seçtiğin yer rüyalarınsa
her aynaya baktığında karşındaki sen değil başkasıysa
ağlamak aldanmak kadar kolay
kendine bile bakacak yüzün kalmadıysa
ah kaybolan el değmemiş ruhundu kir tutmayan
ah kaybolan içindeki çocuktu yeri dolmayan
görmüyor musun?kabuk bağlamıyor kanattığın hiç bir yaran
hiç bir zaman geri dönmüyor kaybettiğin onca insan
saat dört olmuş arıyorsun çaresini hüznün kederin
acıdan başka dermanı yok ki boşvermiş bünyenin
…ve başlangıç niteliği taşıyan şarkı “üç”,
saat üç ayaktasın,uyku tutmamış yine
ne yazıyorsun kara kara
beyazlar üstüne
kalem biter hiç güvenme tükenmez diye
hayat bile sona erer günün birinde
sen hiç yalnız kalmadın mı kalabalığın içinde
derdine derman aramadın mı şişelerin dibinde
sözler sahteymiş, çek kendini adım adım
yüzler belliymiş,yağmurlarda aradığın,bulamadığın
üşenmişsin hikayeni baştan anlatmaya
faydasi yok nefesini geçmişle yormaya
itiraf et seviyorsun hüznü kederi
acı besler uyandırır,boşvermiş bünyeyi
Ekim 16th, 2007

Maaşallaaah Tu Tu Tu de!!
Geçtiğimiz Pazar yani şeker bayramının 3.günüüü canım dostum Haarii’min ve Canan’ın bebişi ve benim sevgili yeğenim Rüya aramıza katıldı!! Geçtiğimiz Ağustos’un 18′inde de canım dostum Tuğba’m ve eşi Levo’nun bebişi ve sevgili yeğenim Mina da gelmişti dünyaya… Hoşgeldiniz benim şirinelerim!… Minik suratlılar siziiiiiii! Artık kalabalık bir aile olduk biz! 2007 Kızlar senesi oldu resmen di mi??  Hepinizden ricam şu olacak lütfen “MAAŞALLAAAAAAH TU TU TU!” deyin emi!Sebep
Bir sebebi var!
Herşeyin bir sebebi var ama herşeyin!! Kızgınlıkla bir şeyler karalamak istemiyorum! İçim dur diyor bir yandan da yürü diyor kap kalkanını da yürü! Öyle edebiyat parçalamak niyetinde de değilim hani!
İnsan duracağı yeri bilmeli. Kestrebilmeli. Duracağın yeri kestirebilmek de bir erdem. Hayat devam ederken insanın önüne bakması icap ediyor. Çünkü sen ne kadar yaşananlara kafanı takarsan tak hayat tüm hızı ile devam ediyor. Bildiği gibi hem de! Kopup gidiyorsa birileri bırakacaksın. Rahat bırakacaksın. Bırakmayı öğreneceksin! Zorlayacaksın kendini. Önce de dedim durman gereken yeri bileceksin! Kendini komik hallere düşürmeyeceksin! Kendi kendine düşünüp düşünüp bir şeyleri hiçe sayıp fikir yürütmeyeceksin! Fikir yürütüp de olmadık zamanda dillendirmeyeceksin. Dik duracaksın, derin bir nefes alacaksın ve yürümeye devam… Ha bunları yapamıyorsan suçu başkasında aramayıp tekrar aynaya bir bakacaksın!!
Ekim 14th, 2007

Sorgun’da bir Pazar…
Tatlı bir yorgunluk eşliğinde başlıyorum Pazar günü yazıma… Bir önceki blogda da belirttiğim gibi bugün Sorgun’a gittik trek ekibimizle. Muhteşemdi… Yorsun da doğa yorsun insanı… Araba yolculuğu oldukça uzun sürdü. Arabadan indikten sonra bizi bekleyen “tatlı eğim” gerçekten pek de tatlıydı : ) Uzun bir tırmanma şeridi ardından, arabamız bir nokta gibi görünüyordu! O kadar tatlıydı yani!
Ardından muhteşem bir yol karşıladı bizi. uzunca bir müddet bu yolu takip ederek yürüdük de yürüdük…Bu arada Bartu’nun bize gidiş-yürüyüş-dönüş yolu boyunca “hadii hadii hadii” şarkısını dinletmesi ile de eminim ki şu an benim gibi tüm ekibin kafasında aynı şarkı dönmekte : )
Hafta sonunun sonu geldi işte! Ama aldığım bu doğa enerjisi ile bütün bir hafta da Sorgun kadar güzel geçecek…Ekim 07th, 2007

Cumartesi’den inciler…
Kucağımda sevgili kedi Sarma’m top gibi kıvrılmış uyuyor şu anda ve ben başlıyorum yazmayaaaa…
Bir önceki bloğa istinaden belirtmek isterim ki sayın Buzzati’nin kitapları yok da yok! Yakın mesafedeki tüm kitabevleri gezildi tek tek ama ı ıhh! Yok! Azimliyim bulacağım!
Uzunca bir aradan sonra yarın yine kilometrelerce yol yürüyecek olmanın mutluluğu içindeyim şu anda.. Ankara’ya 100 km uzaklıktaki Sorgun Göleti’ne gideceğiz!  Orman içinden 1250 m. rakımdan başlayıp 1850 m. rakıma kadar çıkacakmışız. Hmm yeme de yanında yat olacak yani anlayacağınız  : )  Aldığım bilgilere göre de oldukça kalabalık bir ekip  halinde gidilecekmiş. Ruha kesinlikle iyi gelecek o garanti!… Aaa garanti olan bir şey daha var ki o da  bu defa sağlam giyineceğim! En son tipiye yakalandığımızda zaatürre olmaktan yırtmış bir bünye olarak dersimi aldım. Mikroplar daha yeni gittiler, kapıya kadar geçirdik. Uzun bi müddet de evde yokum, gelmesinler!
Bu akşam sevgili can dostum, kankim Haarii’m ve canım arkadaşım güzel anne Canan ile birlikteydik. Rüya’nın dünyaya gelmesine geri sayım başladı! 10 günü var! Tuğba’m ile “Deli Teyze” oldum; Haarii’m ile de “Deli Hala” ünvanını almaya hak kazanıyorum! Herkes çoluğa çocuğa karıştı bre! Ben mi? Yok ben almayayım. Benim var bir sürü çocuğum! : )
Yatma zamanım geldi. Yarın doğa beni bekliyor…
Ekim 06th, 2007

Hayat Arası Kitap Sevdası
Dino Buzzati. İtalyan, hukukçu, gazeteci, sanat eleştirmeni ve yazar… Sıraya giren kitaplar arasında sırası gelen kitapların yazarı; nam-ı değer ,İtalyanlar’ın Kafka’sı…
İlk okuyacağım kitabı “Tanrıyı Gören Köpek”. İnanın çok heyecanlıyım. Çünkü Amin Maalouf’ tan sonra, yine bir yazarın kitaplarını seri okuma geleneğini devam ettireceği inancındayım. Araştırmalarım sonucu, yazarın sağlamından dört kitabının daha olduğunu öğrendim. Büyücü, Keşişin Köpeği, Öylesine bir Aşk ve Tatar Çölü… Bunlardan Tatar Çölü’nü en sona ayırdım ki tatlı tadında olsun diye.
Solfej, dikte, işitme çalışmaları bir yandan, üniversiteye hazırlık diğer bir yandan, okulda pisiciklerimle çalışmalarım bir yandan… Çok iyi geldin Dino amca! Hoşgeldin sefalar getirdin hatta!!
Ekim 02nd, 2007

Okuduğum Kitaplar
Bir kitap bitiyor yenisi başlıyor ve bir kitap daha… Her kitapta farklı bir ben var; ben’lerin hikayeleri var kelime kelime… Dehlizleri var kelimelerin, ben’lere yaslı anlamlarla donanmış… Anlamlar kendi akışlarında, bildikleri gibi akıp gidiyor… Kitap akıyor; aktıkça öğretiyor; akarken virgüllerine takılıyor, düşüyor ben’ler; yerden kalkarken harfler kalıyor ben’lerin dizlerinde… Harften yoksun kelimeler tamamlıyamıyor anlamlarını… Anlam olmayınca, aksa da kelimeler öğretmiyor… Taa’ki düştüğünde dizlerinde kalan harfleri yerine koymayı öğrenene kadar… Öğrenemeyince tekrar okunuyor aynı kitaptan aynı sayfalar…
Ekim 01st, 2007 Haydi Hunili Okula!
Hepimize hayırlı uğurlu olsun! Yeni eğitim yılına bugün başlamış bulunmaktayız(dün oldu tabii). Sabah donduğumuz anları saymazsak güzel bir gün geçirdik hepimiz. Ercan abimizin fotoğrafımızı yine aynı mekanda cekmesi ile tablo tamamlandı. İlk gün ve yoğun bir gün oldu benim için. Güzel pisilerimi ne kadar özlemişim ben!! Yine sevgi topu olduk hepsiyle : )
Ahmet ve Önder! O dolabı eski haline getirmeniz için 10′dan geriye saymaya başladım ama aaa! Yokluğumu fırsat bilip neler yapmışsınız bre! O dolap benimmmm! İyi ki kilitlemeyi unutmuşum haa! Hepsini yarın camdan aşağı atıcam. Ekranı aldınız, ardından kasa gitti; aa bir baktım hoparlörler yok! Şimdi de dolabıma mı göz diktiniz? Onu alamadınız ama di mi? Yerinde kullanılmaz hale getirdiniz : )  Yarın odanıza bir dizi baskın düzenliiicem! haber vermedi demeyin!…
İstanbul
Herkesin bayıldığı ama benim daraldığım İstanbul bu defa temiz bir hava gibi doldu ciğerlerime… Avuçlayıp da kafama doldurduğum soru işaretlerini, Kadıköy’de oturup beklediğim bankın üstüne bıraktım… Bir dolu türkü halay çekti kafamda; sözlerim eşlik etti türkülere… O karışık Taksim ayrı güzeldi… Seneler öncesinde gözlerimden inen sağanak ile yıkadığım sokaklar ayrı bir güzeldi…
Bir ara göz yaşlarım dayandılar kapıya. İlk defa dinlediğim şarkının sözleriyle kendimi tekrar bulduğum yer oldu Levend… Gece karanlığında anı çekmecelerimden yine dökülenler oldu… Ama bu defa alıp da tıkıştırılmadılar gerisin geri. Söz yordamı ile katlandılar ve yerlerine kondular…
Kalkanımı indirdim artık İstanbul! Ben kendimi buldum, kılıcını sallasan ne yazar… Eylül 17th, 2007

Sarma’nın Bloğu
Sevgili kedim Sarma’nın ağızından odada bir akşamın özeti…
“Hmm mawww naapsam ki?? Aaa torbaaa! Dalayım ben şu torbaya! Sıkıldım senden torba. Hmm.. Aa sahibimin çantası! Yeniyo mu ki bu? Yaa versene çantayı niye alıyosun? İyiydik biz. Pöfff.. Aaa sahibimin paçası! Parmak ısırayım hemen! Demin sahibimin paçasındaydım ne ara dolabın o tarafa uçtum ki ben? Ne olacak yine giderim.. Amanin burada kablolar vaaarrr! Bunu da ısırabiliyorum heyt bee! Yok bu da sıktı beni. Bu plastik ne ki acaba? İçine gireyim de bakayım! Ayyyyy devrildi bu! Sahibim de ayaklandı, çöpmüş.. Hazır ayaktayken ayaklara saldırayım ben! Allahallaaah yine dolabın oraya uçtum… Hmm.. Yemek evet biraz yemek yesem? Su da içeyim sindirsin. Sahip dolabın kapağını açtı hemen girerim hoop! Amanin kapı kapandı! Pişşt ben burda kaldım… Sahip karanlık burası göremiyorum ama! Ne yapmak gerekiyodu? Miyaaaaaaaaawwwwww Maaayaaawww Miiv! Hah açtı kapıyı. Bak bilgisayara oturdu yine. Hoop klavyenin oraya hop hop! Ellerine dırmıkkk atayım. Nasılsa göremiyooo. Anam nerden görüyo bu sahip beni? Yine dolap taraflarındayım… Odanın didiklemediğim bir tarafları kaldı mı ki acaba? Grrrrr goorrrrr gggrrr… Burası uyumak için ne güzel bir yer.. En iyisi biraz uyuyayım da enerji depolayayım ben… Zzzzz…”
Eylül 09th, 2007

Çınar ve Yağmur
Sonunu kestiremediğim, satırlarında nefesimi tutarak gezindiğim kitaplar gibi hayat… Gündüz ışığına inat gece daha belirginleşen anlam… Yağmura duyulan özlem… Keşke yağsa; çıksam yürüsem üstünde su birikmiş kaldırımlarda. Evden çıkarken yanıma aldığım mırıldanmalık şarkıları, sesiyle bastırsa yağmur; ıslatıp da akıtsa, ruhuma mürekkeple çizili düşünceleri… Kafamı kaldırsam da baksam ve göremesem yüzüme inen damlalardan göğü… Sonra bir Çınar bulsam, ıslak sayfalarım kurusa gövdesi altında… Çınar ve yağmur uykuma eşlik etse, edebildiği kadar…
Eylül 07th, 2007

Çeyrek Elma
Lezizzzz! Tek kelime ile leziz. Hayatımdan çıkarttığım, vakit öldüren televizyon’da tamamen tesadüfen denk geldim. O da ne? Ezginin Günlüğü yeni albüm çıkartmış! “Çeyrek Elma”
Sevmediğim şarkıcıları bile sevebileceğimin kanıtı bu albüm içinde o kadar güzel yorumlar var ki! Ebruli’yi Yaşar’a söyletmeselermiş daha memnun olacaktım ama neyse : ) Mesela Candan Erçetin söyleyebilirdi; memnun kalırdım. Rahmetli Barış Akarsu’ nun söylediği şarkının nakaratını söyleyerek geçirdim bütün günü.
“Kar yağıyor bu gece
Öyle beyaz ki şehir
Anlamak bir ömür sürer
Hayat niye kirlenir”
Aklıma bir akşam çalan telefon ve Sıdıka geldi
-Alooooooooo!
-Efendim Sıdıka?
-Biz şu anda Ezginin Günlüğü konserindeyiiizzzz! Bak ne çalıyooo!!
-Bızzztttttt cooztt..dalşksjdhfalksjdhfaskdjfhsoprıtaerk…. (Bkz.Hunilinin devrelerinin yandığı an)
Neyse fırsat bulursanız dinlemeniz tavsiye olunur efenim. Stop.
Eylül 06th, 2007

Sofist
Kitap bitti… Zaten incecik bir şeydi ama içerik olarak karmaşık yapıya sahip Platon’un Sofist’i… Kitap uzun Theaitetos ile Yabancı arasında geçen tartışma içinden aklımda kalan bir satırı yazmazsam ayıp olur değil mi?
“Bütün olmayanın, hiçbir niceliği olamaz; herhangi bir niceliği olanın, ne kadar olursa olsun, bu niceliğe bütünüyle sahip olması gerekir”
Ben bu kitabı bitirdi isem Malina’ya devam edebilirim sanırım : )
Eylül 06th, 2007Formatlama Tamamlandı!
Yine uzun bir süre girdi araya farkındayım ama döndüm! Hemde muhteşem bir derin nefes alarak! Ayvalık, İzmir ve ardından İstanbul Hezarfen’de muhteşem bir Rock’n Coke müzik ziyafeti. Cadır, kamp, zıpla hopla… Ama en önemlisi gitme amacım olan Chris Cornell. Oy oy oyyyy! En önde izleyebilme şansına nail olduğum ve neticesinde bir de penasını atmaca gibi kaptığım, muhteşem ses ve performansın sahibi insan… Başım göğe erdi mi? Erdi bre! Öyle ki adamı izlerken beni bir gören olduysa kesin kafada bir problemi var bu hatunun demiştir. Yok kafasında hunisi var problemi yok : )
Bir yandan blog yazmaya çalışıyorum diğer yandan da yaramaz kedicik Sarma ile mücadele içerisindeyim. Kendisi yeni keşfi olan bacaktan klavyenin çekçekli bölümüne çıkmayı keşfetti ki tıkır tıkır sesler mest ediyor olmalı sürekli parmaklarıma taarruz içerisinde! Daha bir sürü keşfi mevcut eh onları da başka bir blog içerisinde ayrıca özetleyeceğim. E de get Sarma aaaaaaaaa!
Nerde kalmıştım Rock’n Coke! Matlarımızı serip uzandık, kitap okuduk, kızlar tosur tosur uyudular. Son gecemizde ise giriş yaptığımız geceden itibaren kafama koyduğum koşuyu gerçekleştirdim  O da pek güzeldi! Franz Ferdinand eşliğinde, sırtımızda çantalar ile zıplaya hoplaya ayrıldık mekandan içimiz kan ağlayarak…
3 haftalık mega tatil bitti. Yarın okulda toplantı var ve Cumartesi günü de tanışma toplantıları ile yeni döneme resmen başlıyoruz. Vatana millete hayırlı uğurlu olsun efenim. Özledim kediciklerimi!
Şimdi halletmem gereken bir ton iş ile mücadele için ayrılmak durumundayım..
Ooo Laaa Laaa!
Breeyyk breeeyykk!
Ruh-beden formatlama işlemi halen devam ediyor. Tatil denilen kılıf içinde ne de güzel huzur buluyoruz hepimiz! Bitti mi? Yoo! Daha bitmedi ki : ) Hadi biraz canınız çeksin, muhteşem akvaryum gibi bir deniz, altın sarısı kumlar, püfür püfür bunaltmayan bir hava, bol limonlu midye dolma, pambuk şeker veee bugün bunlara bir yenisini daha ekliyeceğiz!! At binme! Eveeet doğru duydunuz : ) Düşüp de bir tarafımı kırmaz isem bu farklı deneyimi daha sonra sizlerle paylaşmak niyetindeyim!..
Şimdi deniz beni bekliyor müsadenizi istiyorum… (Kötüyüm ben kötüyüüümm na na naa na na naaaa ahah!)
At’a binemedik  : ) Çünkü inanılmaz güzel bir gün gecirdik dün. Kolay kolay hafızalardan silinmeyecek bir gün… 3 adım horon bile teptikten sonra ahahah!! Bugün burada son gün ama dediğim gibi burada son gün : )
Ooo la laaa diyor ve tekrar müsadenizi istiyorummmmm baiiii!
Ağustos 25th, 2007

Ağustos 16th, 2007Bakış Aşısı İstiyorum!
Aklıma ne geldi… Hani susuz kaldık da rezil olduk ya dünyaya… Ben derim ki aynı avrupanın kimi ülkelerindeki gibi yapalım. Bulaşıkları deterjanlı suya sokup çıkartıp, bezle kurulayalım… Banyo için ise (ki bu sadece küveti olanlar için geçerli.. Ama geniiiş bir kazan da işimizi görebilir..) İçine girip, kirlerimiz yumuşayana kadar bekler ardından da içinden çıkıp havluyla kurulanırız! Ne temizlik ama! Ne su tasarufu ama! Mikrop içinde yaşamaya alışmış bir milletiz biz. Pek çok mikroba bağışıklık kazanmışlığımız bile var! Ama bu son “mikrop”a bir türlü alışamadı benim bünyem! Yok mu bundan kurtulmak için bir aşı???? Bakış aşısı… Evet evet ondan istiyorum ki görmeyeyim olan biteni!

Leylek…
Şafak sayımı devam etmekte! Sayım bitiminin ardından havada görülen leylek takip edilecek! Camış gibi yatılacak, dinlenilecek! Suya girilecek! Güneşlenilecek! Mısır yenilecek! Yine camış gibi yatılacak!Rock’n Coke’a gidilecek! Deli gibi tepinilecek! Kalan kurtlar da dökülecek!
Kısacası fantastik bir tatil beni bekliyor! Ooo laa laaa! Gel tatiil geeeel geeell…
Ağustos 10th, 2007Çok ama çok güzel ve sade bir doğum gününün ardından…. Saat gecenin bir yarısı… Eve gelir gelmez hemen yazayım dedim taze taze ama maalesef modemin azizliğine uğradı yazım. O yüzdendir ki bugüne kaldı…
Öncelikle Didem-Emrah, Aslı-Emre, Şükran-Can, Gülşen, Önder, Nur, Ali Öğürtmenim, Handan, Gunner, Micka, İris, Yağız, Abim ve tabii ki en değerli misafirimiz Bektaş Abimiz’e teşekkür ediyorum geldikleri ve 30’umu şenlendirdikleri için; mesaj ve telefonları ile eşlik eden Özge, Cem, Bartu, Deniz, Erden, Hür, Antonia, Işıl Yinge, Bengü, Handan, Başak ve taa Alamanya’lardan Cumhur-Dilek-Banu, çok ama çooookkk teşekkür ederim hepinize! İsimleri kontrol edip duruyorum unuttuğum kimse var mı diye. Hah evet! Ahmet Hocam! Hepinizi çok seviyorum!
Veeee canım Kank Hayri’m ile eşi Canan… “Amann diim yoksa doğurdu mu?” diye telaşelendiğim karnı burnunda Kankim Tuğba’m… İyi ki varsınız! Canım dostlarım! Daha nice 30’ları beraber kutlayalım olur mu? Hep böyle coşkulu, hep böyle lay lay! Bastonlarımızı kafalarımıza vurarak hepi börtlek tu yuu diyelim birbirimize! Sizi çok seviyorum! Mina ve Rüya da yoldalar! Onları da sevicem!!
Yarın iş var. Üç adet onluk sene devirmenin de verdiği yorgunlukla yatıp, Sarma’ma da sarılıp tosur tosur uyumayı planlıyorum. İyi geceleeerrr yedi cüceeleerrrr!
Her Mutfağa Franz Ferdinand!
Franz Ferdinand! Evet albümden bir kaç parçayı dinleme fırsatım olmuştu ama bütün albümün bu kadar güzel olabileceği aklımın ucundan geçmemişti! İnsanın olduğu yerde hoplayıp zıplayası geliyor! Ben zıpladım demin.. Özellikle son bir saattir dinlediğim şarkı eşliğinde yemek yapmak istiyorum  Ama nasıl olur bilemiyorum… Evde cd çalan büyük alet teknolojisi var ama küçük alet yok maalesef. Hmm yemek yapamayacağım galiba
15 minutes later,
Teknolojinin gözünün yağını yemek istemek! Şu anda yaşadığım anı özetliyor!! Şimdi muhteşem bir yemek zamanı!
Ağustos 05th, 2007

Tatili Gelen Terliksi :)
Şafak 11! İyice tatile ağızı sulanır hale gelen bünyeyi ayakta tutma eylemi oldu şafak sayımı! Sonra, ayıların kış uykusuna benzeyen bir tatil uykusu moduna geçecek olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Hayali bile mest etmeye yetiyor! Sanırım tüm senenin yorgunluğu şimdilerde patlıyor gibi. Yalnız zihinsel aktivite nonstop devam etmede. Öyle ki önümüzdeki senenin yıl sonu gösterisini planladım bile! Kimiz zaman kendimden korkuyorum
Bugün öğle arasındaki muhabbeti de unutamayacağım kesin! Devos! Hatırladıkça gülüyorum hala! Şimdi hem yemekte hem de çadırda geçen muhabbeti burada anlatmak isterdim ama yok ı ıh!  K……h  Ahahahahah! Fakaaaat gel gelelim taraklı ayak hadisesine  Onu yapacağım kesin! Fırsat kollayacağım.. Terlikle gelicem yarın!… Açılınn!
Ağustos 03rd, 2007

Öğrencilerden İnciler…
Bu çocuklar insanı her yeni gün yeni bir yaşa sokuyorlar! Bundan boyle yaşananlar unutulmadan buraya bir bir not düşülecek
Ders arası 10 dakika mola veriyorum. Çocukların hepsini bahçeye alıp sınıfın kapısını da kapatıyorum. Kapı dışardan açılmıyor, anahtarı bende… Mola ardından kızlardan biri yanıma geliyor:
- Öğretmenim sivri zekalının biri kapıyı kapatmış! İçeri giremiyoruz!”
- Ben kapattım yavrum…
Uzun sessizlik… Ardından dayanamadım bastım kahkahayı
Seviyorum ben bu kuzuları yaaa!!!!…
Ağustos 01st, 2007

Kurak Yaz’ın Musluklu Bidonları…
Su kesintileri kapıya dayandı. Günlerdir cayır cayır yanıyoruz ve yağışsız bir kış geçirdik… Televizyonda “nehirler kuruyor” başlığı altında bir amca elinde mikrofon paçalar sıvanmış, eskiden nehir olan fakat şimdi dere haline gelmiş yerde karşıdan karşıya geçiyor… Ayvayı yedik, kuraklık, çölleşme, susuzluk haberleri tüm tv kanallarında haber…
Son günlerde vardı ama bugün daha da dikkatimi çekti. Yolda istisnasız 10 kişi saydım; ellerinde musluklu bidonlarla… Bidon piyasası kızışmış! Kasap bile bidon satar olmuş! Halk ise inanılmaz bir panik içinde. Susuz kalma paniği… Öyle bir panik ki “eve gidince perdeleri yıkamam lazım!” İnsanlar tasarruf edeceklerine, sular kesilmeden su harcama yarışındalar! Öyle ki gece geç saatlerde halı yıkanıyor! Öyle ki karşı apartmanın alt katındaki adam yarım saat beton yıkıyor!! Kimi kandırıyorsunuz ki? Hiç mi düşün müyor bu insanlar?
Bir taraftan da hunili kafamın içinde dolanan başka bir şey var bu konu ile ilgili. Çocukların psikolojileri ne yönde etkileniyor bu durumdan? Onlar olayları büyüklerden çok daha farklı kurguluyorlar kafalarında. Henüz problem çözme yetisine sahip olmayan çocuklar… Hayatlarında sözlük anlamını bilmedikleri “bidon” ile tanışan çocuklar… Bugün “Susuzluktan ölecek miyiz öğretmenim?” sorusu üzerine yazıldı bu yazı… Kasap bidon satarsa, anne evde yıkamadık şey bırakmazsa, baba eve balkonun yarısını kaplayacak musluklu bidon getirirse, çocuk da sorar…
40 gün 40 gece düğün!
Ne haftaydı!! Yarın içimizden biri darbuka, kaşık, tef sesi duysa oynamaya başlar! Büyük bir boşluğa düşeceğimize kesin gözü ile bakılmakta!
Çok güzeldi çok! İlk olarak geçtiğimiz hafta Torbalıda ve bir hafta sonrasında Ankara müthiş geçen iki düğün… Düğün öncesi kına gecesinde yağmur ile eve kaçış. Düğün sonrası Kale’de harika bir eğlence! Biz ise demirbaşlar olarak heryerdeyiz!!
Harika bir plan ile gerçekleştirdiğimiz şakamız    Umut iyi yıttı ve olan zavallı Mehmet’e oldu desek yalan olmaz. Ali Rıza Abimize de buradan teşekkürlerimizi sunuyoruz! Ama Torbalıda alamadığımız zarfları aldık ya! İçimiz rahat
Temmuz 14th, 2007

İzmir Sefası…
Yoğun geçen bir Cumartesi Pazar! Sanki 2 gün değil de 1 ay kalmışız gibi iliklerine kadar sömürdüğümüz İzmir! Yine bir umuda yolculuk ardından hedefe varış; tatlı koşuşturma ve iki güzel yüreğin ağızlarından kulaklarımıza çalınan evet’ler… Didem ve Emrah’ın evet’leri… Hep mutlu olun arkadaşlar!
Dedim ya iliklerine kadar sömürdük diye; kordon boyu ayrı ayrı yerlerde tatları kontrol edilen midye’ler, Alsancak’ta yenilen akşam yemeği ve İzmir’in geceyarısı coşkulu kalabalığına dalıp dalıp gidişlerimiz arasında leziz sohbetlerimiz… Uyunan muhteşem uyku ardından denize nazır bir kahvaltı ve Ikea!Fotoğraftaki sepetin dili olsa neler anlatırdı kimbilir! Bizimle birlikte girmediği mağaza kalmadı! Bir sepet bu kadar gezmemiştir de diyebiliriz.Hepimizde ayrı bir gri hava vardı bugün. Aşık olunan İzmir ile birlikte döndük yine Ankara’ya… Damaklarımızda midye tadı, aklımızda “İzmir”…
Temmuz 09th, 2007

Kitap içinden bir hikaye..
“…Kimin görmek için gözleri varsa, o görsün! Babasının ülkesini dolaşan Harun ür-Reşid, günün birinde sadece körlerin yaşadığı bir vadiye gelmiş. Bu insanların çocukları dünyaya kör olarak geliyormuş. Onlara as-Sabbabun, Günahkarlar deniliyordu. Ataları Tanrı’ya karşı günah işledikleri için, gözlerinin ışığının söndüğü söyleniyordu. Şimdi de sonsuz karanlığın zorluklarına bir katır teslimiyetiyle boyun eğiyorlardı. Aklı başında, dindar ve çalışkan insanlardı. Köylerine önemli bir misafir geldiğini duydukları zaman, tarlalardaki işlerini bırakarak Harun ür-Reşid’i dinlemeye koştular. Sesi kulaklarına o kadar güzel gelmişti ki onu karşılarında görür gibi oluyorlardı. Harun ür-Reşid, yanında bir de fil getirmişti. Körlerin hiçbiri daha önce böyle bir hayvanla karşılaşmamış olduğu için, ona elleriyle dokunmak istediler. Bu mucize hayvanın ne olduğunu anlayabilmek için birbirlerini eziyorlardı.
Ancak bu kargaşadan ürken fil şiddetli boru sesine benzeyen bir uyarı çığlığı attı. Bunun üzerine kalabalık korkuyla geri çekildi ve güvenli bir mesafede saygıyla beklemeye başladı. hayvanın karnına dokunmuş olanlar şöyle dediler: Fil, yumuşak derili büyük bir hayvandır. Dişlerine dokunmuş olanlar ise yeminle şöyle dediler: Hayır, fil ince hatlı ve taş sertliğinde bir hayvandır. Hortumuna dokunmuş olanlar ise onu bir tür büyük yılan olarak tasvir ediyordu. Bacaklarına dokunmuş olanlara göre, fil denilen hayvan, kabukları çatlak içinde ağaç kütüklerini andırıyordu.
Böylece körlerin arasında sonu gelmez bir tartışma başladı. Köy birbirleri ile asla anlaşamayan dört gruba ayrıldı. Çünkü her biri kendisinin haklı olduğunu düşünüyordu. Bir filin ne olduğunu kendi elleri ile dokunup anlamamışlar mıydı?
Gülüyorsunuz dostlar.
Aptalların körlüğüne mi gülüyorsunuz?
Kısıtlı algılarımızla kavradığımızı düşündüğümüz şeylerin gerçek yapıları hakkında acaba ne biliyoruz? Gerçeğin tümünü anladığımıza emin miyiz?”
Şu sıra okuduğum kitap içinde bu hikayelerden daha bir sürü var… Diğerleri de sırada bekleşiyorlar…
Haziran 25th, 2007

Mayıs’ımın Maratonu :)
Mayıs bu güne gelinceye kadar nasıl hızla geçti! Bugün 20 Mayıs Pazar ve hayretler içinde kaldım bir an düşündüm de… Bir dolu aktivite planlandı ve gerçekleştirildi. Özellikle 19 Mayıs günü muhteşemdi! Öğrencilerimle birlikte “koro” içerisinde yer almak ayrı bir keyifti ve aynı zamanda onların neler yaşadığını anlayabilmek açısından da güzel bir deneyim oldu. Sabah günaydın dediğim arkadaşlarımın beni tanımamaları; marşları söylerken, “o da kim? Yahu nereden tanıyorum ben bu kızı?” bakışları ile şaşkındı herkes  İlginç bir deneyim oldu cidden benim için. Gerek okul içinde gerekse okul dışında. Korodaki çocuklarımızın da ne kadar yorulduklarını çok daha iyi anlamama vesile oldu aynı zamanda. Bir sürü fotoğraf çekildi. Mutlaka buraya koyacağım o fotoğraflardan  Benim güzel fıstıklarım da harika dans ettiler sahnede ki hepsine Pazartesi günü teker teker teşekkür edeceğim!
Geçtiğimiz Cuma ise geleneksel hale geleceği belli olan “Tayfalar Tema’ya Karşı” adlı oyunumuz vardı. Hem eğlendik hem oynadık.. Bizi izleyenlerin arasında çok değerli yazarımız Muzaffer İzgü de bulunmaktaydı. Hem ben hem de tayfalarım mest olduk! Komik bir oyun oldu.. Onun da fotoğrafları gelecek
Saat 23:53, yeni güne az kaldı… Zaman yatış zamanıdır ki yarın erken kalkacak olmak bunun en büyük sebebidir.
Mayıs 20th, 2007

Yüze gül; arkasından konuş!
Nefret ettim bugün! İnsan olmaktan nefret ettim! Hani derler ya, babana bile güvenmeyeceksin bu devirde diye işte aynen öyle! Kimseye güvenmemek gerek! Hele ki yerlere göklere sığdıramadığınız; ortamlarda adı geçtiğinde yücelterek bahsettiğiniz; aynı ortam içinde bulunduğunuzda hayranlıkla izleyip dinlediğiniz kişi bunu yapabiliyorsa!
Kimin elinin kimin cebinde olduğu belli olmayan bir dernek düşünün.. Birinin dediğini bir diğeri kabul etmiyor! Var mı böyle bir şey? “Bu doğrudur” diyorlar. Bir de bakmışsınız ki “Kim söyledi bunu yok böyle bir şey!” diye azar bile işitebiliyorsunuz! Kendi içinde tutarsızlıkları ve başarısızlıklarını; başarılarını kıskandıkları insanlara çelme takarak örtmeye çalışan bir dernek! Bana zamanında bir arkadaşım söylemişti, “onlar para ile satarlar o belgeleri” diye.. Ne kadar haklı olduğunu bugün daha iyi anladım…
Daha yazmak istediğim çok şey var ama köpeklerin önüne kemik atmak niyetinde değilim!! Çok kızgınım!!!!!!
Mayıs 14th, 2007

Anneler Günü Kutlu Olsun!
Yine bir Pazar günü bitti. Anneler gününü kutladık ailecek. Farkettim ki tembellik yapmayalı çok uzun bir süre olmuş.. Hoşuma gitmedi değil! Bu tembellik içinde annemi düşündüm; geçirdiğimiz zor zamanları, onun iyi olması için ettiğim duaları, döktüğüm gözyaşlarını düşündüm.. Şimdi herşey eskisi gibi ki bunun benim için ne kadar değerli olduğunu anlatabilmek mümkün değil. Tüm annelerin anneler günü kutlu olsun! Tuğba’m benim! Canım dostum senin de anneler günün kutlu olsun!
Bu arada yeni bir puzzle a başladım. “Kaplumbağa Terbiyecisi” Yalnız bu puzzle’ın bir farkı olacak diğerlerinden. Bunu kendime yapmıyorum  Ismarlama puzzle olayına da girdik vatana millete hayırlı olsun. Bunula da kalmadı bir de gün biçildi “10 gün veriyorum sana” diye  1500 parçalık bir puzzle’ı, ben gibi harıl harıl çalışan birinin 10 günde bitirmesi biraz zor… Hele ki gün ışığına ihtiyaç duyulduğu göz önüne alınacak olursa  Bakalım ne kadar sürede bitecek..
Mayıs 13th, 2007

Saat 02:00 suları…
Yoğun ve bir o kadar da renkli bir gün daha gelip geçti. Sıdıka’m doğmuştu bugün kutlandı. Hediyeler alındı, hediyeler verildi… Sevdiğim mutlu yüzler doldurdu yaşam denen garip oyunun her karesini. 5 dakikalık bir saplanma anı ardından yaşadığım ızdırap hala devam ediyor. Ne zaman geçecek peki? Biliyorum aslında ne zaman geçeceğini ama içim isyan ediyor her defasında bana inat. Yatmam gerektiğini de biliyorum ki saat 2 oldu neredeyse ama yazmadan rahat etmiyeceğimi bildiğim için yazıyorum şimdi bunları. “Eternal sunshine of the spotles mind”.. Rica etsem biri bunu yapabilir mi?..
Mayıs 12th, 2007

Çekmeceler…
Kimi zaman bir yerden kimi zamansa birinden.. Ayrılmak zor şey.. Veda etmek ise daha zor.. Gökteki bulutlara benzeyen duygu halkalarının birbirine geçmesiyle başlayan sağnak.. Anı dediğimiz ve otomatik zihin çekmecelerimizde tuttuğumuz yaşanmışlıklar. Beş duyu ile hatırlanabilen ve otomatik olduğundan zırt diye açılan çekmece ve önümüze dökülenler.. Ardından gülümseten, kızdıran ya da ağlatan.. Bugün önüme döküldü.. Eve girdiğimde peşime takılan yoktu. Odama geçerken beni takip eden, kafamı çevirdiğimde minderine kıvrılmış, koca kafasını kollarının üstüne koymuş uyuyan kedim artık yok. Mama kabını kaldırırken, kumunun dışarı saçılmış kumlarını temizlerken döküldü ona ait çekmeceden anılar. Onu 4 sene büyüten ve kapı dışarı eden sahibine lanet ettim bugün! Alışamadı yeni evine… Oysa biz ona alışmıştık ama zorla olmuyor işte.. Hiç birşey zorla olmuyor.. Herşey geliyor ve gidiyor……
Mayıs 08th, 2007

Süper hızlı sıcak Pazartesi’m..
Havalar düzeldi gibi değil mi? Yalnız biraz abartılı bir düzelme yaşıyoruz sanki! Bugün yağmur garanti yağar diye bekledim ama söylentilere bakılırsa yarın kesin yağacak diyorlar…
Havaların düzelmesi ile birlikte bizim de Anıttepede yürüyüş ve koşu maceramız start aldı. Uzunca bir müddet de böyle olacak çünkü kendimden hiç memnun değilim. Hormon tedavisi başlığı altında sevgili doktorumun bana vermiş olduğu ilaç beni bir ay içinde bir balona çevirmeyi başardı! Diane35 adlı bu güzide ilacı kullanacak olan ya da kullanan var ise ben acil şifalar diliyorum! Bir ayda aldığım 6 kiloya mı yanayım yoksa ilacın ruhumda yarattığı depresif duruma mı? Ben kim reklam izlerken ağlamak kim! Duygu yumağı olmuş bir şekilde geziyorum ortalıkta. İşin en vahim yanı ise çeneme vurmuş olması. Durumdan en çok şikayetçi olan kişi ise abim  (Kendisine buradan geçmiş olsun diyorum! 2 dişi çekildi bugün, yazık ona…) Üşenmedim bu ilacı nette araştırdım ve okuduklarım beni dehşete düşürdü! 25 kilo alanlar bile olmuş! Aman yaarabbiiii! Doktoruma buradan sevgilerimi iletiyorum!…
Yine yoğun bir hafta beni bekliyor. Hazır mıyım? Hazırım tabii!  Haydi şimdi biraz kas esnetmem gerekiyor yoksa yarın yürüyemiyeceğim garanti gibi  (Bkz.Koşunun dozunu ayarlayamamak..)
Mayıs 07th, 2007

Tok açın halinden anlamaz!
İnsan iş yerinde vakitsiz acıkırsa…
1. Çeşit çeşit yemek hayal etmeye başlar.
2. Kısır hayal eder.
3. Çiğ börek hayal eder.
4. Tereyağlı mantı hayal eder.
5. Soslu makarna hayal eder.
6. Üstüne domates sosu dökülmüş patates kızartması hayal eder.
7. Mısırlı, baharatlı ton balıklı salata hayal eder.
8. Çayın yanında domates, beyaz beynir hayal eder.
9. Midesinden gurultular gelmeye başlar.
10. İş arkadaşlarını kızarmış tavuk budu olarak görmeye başlar.
11. Cazt cuzt sesleri eşliğinde kafasından dumanlar çıkar!
Açım ben            Çok açım…
Mayıs 02nd, 2007

DNS Düzeldi Heyt!!
Dün gece aldığım güzide haberi sizlere iletmek için anca fırsat bulabildim.. DNS ayarlarında yaşadığımız problem artık çözüldü. Uzun süredir başının etini yediğim Devos kardeşime buradan çok teşekkür ediyorum!
Mayıs 02nd, 2007

Sinirli günümde gel ey dolap!
Bugün akşamüstü yine oda ile debelenirken buldum kendimi! Ama bu defa azmettim çünkü odamdaki dolaba kardeş geliyor ve kendisine bir alan yaratmamız gerekiyordu. Yarattım da! Fakat mekanda meydana gelen değişiklik bizim Hiro’nun kafasını karıştırmış olsa gerek uzunca bir süre bakındı durdu.
Bugün kızdım bir de! İnsanların verdikleri randevuları unutmaları ya da unutmamalarına ramen ses çıkartmamaları gerçekten enteresan!!!! Tüm günün planını buna göre oluşturuyorsunuz ve netice? Kaybedilen vakit! Neyse bu kızgınlık sanırım odamı toplamama vesile oldu! Yahu bu oda da olmasa ben hıncımı nelerden çıkartırdım acaba?
Gel yeni dolaaappp geeel geeelll! Sinirli bir günde geeeeeel
Nisan 30th, 2007

Yerim ben bu DNS’i!
Sevgili arkadaşlar, yaşadığımız DNS problemi yüzünden yayınıma bir müddet ara veriyorum maalesef. Bu yazdığım yazıyı bile sanırım 15.kez yayınlamaya çalışıcam umarım başarılı olurum… Amin.
Nisan 27th, 2007

MAW…(dı)Artık adı Hiro!
Uzun süredir sadece hayalini kurabildiğim şey gerçek oldu! Benim de artık bir kedim vaaaaaaaaaaaaaarrr! Neye niyet neye kısmet şeklinde hayatıma giren bu güzel kediciğin fotoğrafını da sizlerle burada paylaşacağım!
Okuldan çıkıp veterinerin yolunu tuttum. İlk olarak bana anlatılan sevimli Ankara kırması 2 aylık pisiciği verdiler kucağıma! Pek bir şekerdi miyav miyav tiz bir ses ve sürekli hareket hali  Ardından veteriner ile sohbette iken “ben İran kedisi düşünmüştüm ama…” cümlemin sonu gelmeden, “Aaa bizde bir de İran kedisi var!” ile başlayan ardından yanımıza gelen koca kafalı kedicik! 4 yaşınd.. Pek hüzünlü bir hikayesi var… Sahibi(!!!!) ilk olarak hayvanı kafası hariç traş ettirmişler ama korkunç! Parçalı bulutlu! Ardından herhalde beğenmemiş olacaklar ki sokağa atmışlar! Perişan bir haldeydi. O haliyle aşık etti beni kendine! Bir de tüyleri uzadığında nasıl bir kedü olacak kimbilir!!!! Kendisi yarın akşamüstü saatlerinde evimizin bir ferdi olacak  Adı mı? Benim koca kafalı çirkinimin adı tarafımdan “MAW” olarak kondu ama abim kendisinin kabadayı gibi olduğunu düşünerek “Tesbih” diyecekmiş ona  Annem ise traşlandığını duyunca en orijinal teklifte bulunarak, “Bir hırka da ona öreyim ben” dedi!
Hadi ben şimdi yatayım da bir an evvel yarın olsun, yarın olsun da Maw artık bize gelsin! İyi geceler yedi cüceleeeeeeeeer!
Edit: Sevgili kedimiz kendisine MAW denildiğinde bizi sallamıyordu ve farkettik ki kendisi japon samuray bakışlarına sahip hemen isimde değişiklik yaptık  Artık daimi bir adı oldu kendisinin! “Hiro”! Soyadı bile var “Nakamura”
Nisan 21st, 2007

Kar,Tipi ve Süper Hıyar, Ben!
Yeni bir haftaya başladık. Dün çok korktum salya sümük bir hafta başlangıcı yapacağım diye ama ucuz atlattım… Bu fantastk kurgunun sebebi ise dün katılmış olduğum yürüyüşün hava durumundan kaynaklıydı… Benim akılsızlığım ile havanın soğuk oluşu doğru orantılı olduğundan süper hıyar hissettim kendimi! Bu pazar yani dün Gerede Yakaboy Yaylasına gittik. Ne güzel baharlıklarımı çıkartıp gitmiştim geziye… Hain hava bana pusu kurmuş beni beklemekteymiş meğersem!!! Donmama ramak kala Saniye ablamız tozlukları ile kurtardı beni! (Sayın Majesteleri! İngiltere kraliçesi adına size saygılarımı sunuyorum efendim..:)) Tam bir uyumsuzluk abidesi gibi girdim doğaya! Aslında bir süper hıyar’ın maceraları başlığı altında bu yürüyüş yazılarını toplasam iyi olacak! Süper Hıyar Beypazarı’nda! Süper Hıyar Rampada! Süper Hıyar orada burada! Neyse herşeye rağmen yürüdük mü yürüdük… Ankara’nın 90 Km dışında Gerede dolaylarında bir yerlerde indik arabadan ve başladık yürümeye. Bu sırada kar çiseleme halindeydi fakat bir müddet sonra kar daha da şiddetlendi! O da ne kar halt etmiş! Tipi! Göz gözü görmüyor! Önümden yürüyen vatandaşın da dalı mancınık gibi gerdirip bırakması ardından “Çam ağacının göz ile buluştuğu an!” başlıklı konuya da girmiş oldum! Hiç hoş değildi ve gözüm halen acımakta! Gruptaki arkadaşlarımla geçirdiğim vakit ise muhteşemdi! Yemekteki hoş sohbetleri ve yürüyüşteki kahkahaları unutmayacağım kesin!.. 16 nisan2007

Izdırabım… Hayatım içinde giderek bir ızdırap halini almaya başladı bu durum! Ne olacak benim bu tango sorunsalım? Bir şeyi kırk kere söylersen olurmuş derler. Olmuyo! Külliyen yalan arkadaşlar! Niye tek başına yapılmıyor ki bu? Şimdi bu konu üstüne inanılmaz saçmalayabilme kapasitesine sahibim ama şanslısınız ki buraya saçmalamak niyetinde değilim. Onun da gelecek vakti elbet… Bir dernek mi kursam ki? Adını bile buldum: “Tango Muzdaripleri Derneği” Dernekte toplanır ağlaşırız… Hatta bakınız ki ağlama geceleri tertipleriz! Adını da “Ağlonga” koyar mıyız? Koyarız kim tutar!
-Aaa selam nereye gidiyosunuuz?
-Ağlonga’ya gidiyoruz..
-Aaa ama ağlıyosun seen!
-Pratik yapıyorum..
-Hanfendü bu ağlamayı bana lütfeder misiniz?
-Fakat ağlayamıyorum ben..
-Tango!!
-Üühüüüüaaaaaaa!
-Bakın çok rahat oldu; buyrun omuz burda, böhhüüüü..
Tangooooo! Tangoooo eres mi tango!…
Nisan 11th, 2007

Tracking Part Two! Beypazarı İnözü Vadisi!
Her Pazarım böyle olsun! Evet sevgili okuyucular, bu Pazar yine dağ bayır tut bacağından ayır gezimizi gerçekleştirdik! Beypazarı İnözü Vadisi’nde gerçekleştirdiğimiz yürüyüş yine macera dolu bir havada gerçekleşti. Hava demişken, tepemizdeki parıl parıl güneşi de es geçmek olmaz! Bugün ne yaptık? Yine öğrendik; öğrendik ki a benim kafasız hunilim böyle havada şapka al yanına! Güneş kremi de alacaksın ki akşam oturduğunda palyaçoları kıskandıran bir burun sahibi olma!..
Neyse gezimize dönelim… Yine toplaşa toplaşa koyulduk yola. Fakat bu sefer oldukça kalabalık bir ekibimiz vardı. Harika insanlarla tanışma fırsatım oldu. Sıkı bir tırmanış ile başladık yürüyüşe ve vadiye inişimiz gerçekten istediğim gibiydi  Derken vara vara vardık bir dereyeee… Karşıya geçmek için kullanılacak köprüye ilk olarak liderimiz gitti. Ama o da nesi? Dedekorkut masallarından fırlayan “delidumrul”!! Geçirmedi köprüden delidumrul bizi  Rehberimiz bize uygun geçiş yeri aramaya koyuldu ve biz de peşinde… Fakat ben gibi dayanamayan bir grup “hade hop dalalım dereye, ferahlarız bre!” nidaları ile şapır şupur girdik suya, geçtik karşıya! İşteee! Yine çamura bulandık! Yubiii! Eğlendiğim diğer bölümlerden biri de burada yaşandı. Çünkü oldukça dik bir tırmanış vardı önümüzde! Tırmanış sonrası uzun soluklu yürüyüşle vardık Beypazarı sokaklarına… Dereye balıklama dalan grupla birlikte oturduk güneşi en çok hissedebileceğimiz mekanlardan birine  Yaprak sarmalar, gözlemeler, turşular, baklavalar masayı ziyaret eden yiyecekler arasındaydı. Sohbet ise yemekten daha lezizdi o kesin! Pamuk şeker de yedim! Aferim di mi bana?
Buradan yürüyüşte tanıştığım, bana kahve ve yiyecek ikramında bulunan, güneşten cozurdamayayım diye güneş kremlerini benimle paylaşan ve hoş sohbetleri ile günüme ayrı bir renk katan, anne ve babamla geziyormuşum hissi yaşamama ve huzur dolmama vesile olan Vural çiftine de teşekkür ediyorum!..
Sevgili canım arkadaşlarım! Bir Pazar günü şöyle tam takım gidebilsek nasıl güzel olacaktır nasıl! Bu bir dilek olarak kayda geçsin lütfen!
İşte Beypazarı İnözü Vadisi yürüyüşünden seçmeler:8 Nİsan2007

Kişilik Besleme Sanatı
Bir kez daha perçinlendi içimde, zor dediğimiz deneyimlerin hayatımızı hırpalarken güçlendirmesi; yaşadığımız buhran anları içinde, kahrettiğimiz hatta dayanılmaz raddeye gelişler içinde kuvvetleniş hali! Hepimiz için mi aynı bu durum? Hayır maalesef değil… Hızla gelen bir futbol topunu yumuşatmak için bir göğüse, hayatın darbelerini yumuşatmak için ise kişiliğe ihtiyaç var… Kişiliği besleyen o kadar çok şey var ki! Bugün teşekkür etmem gerektiğini hissettim, kişiliğimi beslememde emeği geçenlere… Öncelikle aileme, dostlarıma, okuduğum kitaplara, izlediğim filmlere, dinlediğim müziklere, yürüdüğüm yollara, hayat sahneme konuk olan eski yüzlere…Bana nezaket gösterme yetisini kazandıran herşeye ve herkese!
Nisan 08th, 2007

Okuma Bayramını Kutladık!
Zamanın kulaklarını çınlattığımız gündü bugün.. Bir de baktık ki miniklerimizin okuma bayramları gelmiş çatmış! Maraton tadında geçen günün meyvesi olan gösteriler, başarı ile sergilendi. Pantomim takımım ve ben ise sahnede eğlenceden kendimizden geçtik. Hepsi ile ayrı ayrı gurur duydum. Hatta öyle bir an geldi ki gözlerim doldu. Sahnede yüzüme kitlenmiş, benim aldığım hazzın aynını alan o minnacık suratların gülücükleri ,sanırım bir öğretmen olarak yaşanabilecek en güzel duygu! Hem çocuklarımı hem de yaptığım işi çok seviyorum! Çok ama çok!!!
İşte sizlere gösterimizden bir demet fotoğraf…6Nisan2007

Salı Salınımları…
Biri tangoya gider, biri latin, salsa, rumba! Gitmeyin dedim mi ben size? Demedim! Ama böyle her dakika reklam da olmaz ki! Özellikle sayın pek kıymetli Sıdıka’m, tango konusundaki hassasiyetimin boyutları hakkında zaten bir fikre sahipsin. Niyeeeee? Niyeeeee!!! Bugün de dedim ve yine söylüyorum! Elbet günü gelecek ve ben de öğrenicem tango  Açık ara fark atıcam size! Tur bindiricem!…
Günün ikinci darbesi diyebileceğimiz konu ise, yolda yürürken konuşma arasında adı telaffuz edilen “barbunya” idi. Bu sefer zeytinyağlı fasulye de yok ki buzdolabında  Yarın barbunya yapacağım belli oldu..
Bilindiği üzere her Salı aktivitemiz olan buz günü bugün de şenlik içinde geçti! Turna’nın “hava çok soğukmuş keşke içerden geçseydik” demesi ile zaten gülmeye başlamıştık  Ben ve 95 numaralı patenlerim, mutlu mesut salındık buzda!..Evet şimdi uyku salınımına geçsem iyi olacak!
Mind Composition
En yoğun düşünce bulutlarının gezdiği zamanlardır geceler. İnsan döner döner kendine bakar. Baştan aşağı bir göz gezdirir; yaptıklarına, hareketlerine, hayata; yaşadıklarına karşı, duruşuna, ifadelerine, dışavurumuna.. Dağınık kelimelerle oynar, yerlerine koymaya çalışır ve koyduğunda bir zihin-kompozisyon oluşturur. O kompozisyon altında bir boşluk vardır ki önemlidir. Oraya özet gelir yerleşir. İşte o özeti sindirmedeyim şu sıralar.. Beni cidden rahatsız eden bu duygunun kaynağına indiğimde farkettim ki vakti zamanında bir sabır taşı rolünü üstlenen bünyem artık sabretmeye karşı farklı bir yol yordam geliştirmişti benden bağımsız.. Karşılaştığım durumlar içindeki giriş gelişme sonuç üçlüsünden giriş’i tez zamanda atlamak isteğim de bundan sanırım.. Fakat kendi içinde bir dinamiğe sahip bu üçlüde giriş bölümünü kaldırma çabasının, rot-balans’ın bozulmasını tetikleyen bir etmen olduğu da deneyimle sabitlendi.
“Beni ye, beni ye!” diye bekleyen yeşil elmayı daha çok bekletmemek lazım değil mi? Stop.
Nisan 03rd, 2007

İçinde kaybolunası satırlar…
“…çok sahiplenmeden, çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak…”
Akşamüstü’nde Can Yücel…
Nisan 02nd, 2007

Pazar keyfi:
Grup buluşma noktasından çıkıp, çeşitli noktalardan da diğer katılımcıları toplayarak yola koyuldu. Yol boyunca, yolculuk esnasında okunur diye kenara konmuş ve evde unutulmuş kitabın yerine gazete konmaya çalışıldı, ı ıh! Olmadı… Derken yürünecek köye ulaştık ve vakit kaybtmeden yola kolyulduk. Yürüdük, akan sulara bata çıka derelerden geçtik, tırmandık, üstü yemyeşil yosun tutmuş kocaman taşların altından geçtik, yürüdük, çamurları da ayaklarımıza ekleyerek…
Verilen molalardan bir tanesinde, yorgun beden ve ruhu yatırdım çimenlere, derenin ve kuşların sesini dinlettim bir müddet… Yanaklarıma kondukça coşkuyla karşıladığım, sevdiğim yağmur da eşlik etmedeydi bu dinletiye… İnişleri, çıkışlarıyla yaklaşık onbeş kilometre yürüdük ayaklarımızın altında çakıl taşları şarkılar söyledi…Geri dönüş yolunda dalıp gittim yine; benle başbaşa bir gün geçirdim bugün… Sorular soran, cevaplar arayan kafanın, dış dünyadan kopuşlarını da yaşadım zaman zaman. Uzun süredir yaşamadığım bir duygu geldi, dikildi karşıma… Öyle bir soru sordu ki, cevap veremedim…
Nisan 01st, 2007

Dar Perşembe’nin geniş hayalleri…
Hem olduğum aşının etkisinden hem de ruhun girdiği dar alanların yarattığı boğulmadan olacak, tatsızım bugün… Tanıdık, aşina, korkutmuyor…
Farklı bir şeylere yönelme isteği içimde tavan yapmış durumda! Bu pazar günü katılacağım gezi de bunun büyük bir parçası ve ilk adımını oluşturuyor olacak. Nasıl bir performans sergileyeceğim konusuna gelince; o yürünecek parkurda belli olacak… Kalabalıktan, gürültüden ve kaostan uzakta bir yerde güzel bir keşif bu benim için. Hele zamanlama olarak muhteşem diyebilirim… Gidip, yaşayıp ardından burada paylaşacağım tüm Pazar gününün ayrıntılarını. Yok ben önden bilgi almak isterim derseniz de buyrun size bir link, http://www.explorer.com.tr/icerik.php?icerikid=27  Benim katılacağım bu Pazar yani 1 Nisan Mahkeme Ağacın Köyü. Merak ettim ve araştırdım nedir bu köyün isminin anlamı diye.. O da burada buyrun afiyet olsun…
Orta Avrupa’da eskiden birçok köyde ıhlamur ağacı varmış ve köy mahkemeleri de bu ağacın altında toplanırmış. Bundan kellidir ki bu ağaçlara Mahkeme Ağacı da deniliyormuş…
Mart 30th, 2007

Mart ayı terkine 3 kala…
Mart ayı da bitiyor… Bir ivme kazandı haftalar yine! Bir nefes alma haftası bu hafta ve nefesimi tutup dalacağım yeni gelecek Nisan’a… Bir yandan buraya yazıyorum diğer yandan da bitirmem gereken bir metin üzerinde oynayıp duruyorum. Garip bir şey çıkacak yine ortaya! Ama seviniyorum ki ilham perilerini kovalamama gerek kalmıyor. Rüyalarımda bile yapacağım işlerin taslaklarını oluştururken buluyorum kendimi! Gülmeyin arkadaşlar bir çok oyunun sonunu rüyada getirdim ben :)
Hemen buz pateni aktivitemizden bahsetmek isterim! Olay bende değil patende bitiyormuş son performansta bunu öğrendim ben! Yani o kadar mı rahat kaydım! Artistik hareketler de sergilemedim değil.. Mesela ileri giderken pat diye dönüp geri geri gidebiliyorum, dönüşlerim daha bir afilli hale geldi! Ama en iyi muhabbet patenleri teslim ederken yaşandı! Aynen aktarıyorum: “amca bu patenlerle çok iyi anlaştık hatta kendisi benden ayrılacağı için ağladı! Ben de üzülme bana numaranı verirsen seni yine görebilirim dedim. Aldım ben numarasını. Eh artık görüşmemize de siz vesile olacaksınız!”  Amcayı ilk defa gülerken gördüm  Yakışıyo ama gülmek, gülsün hep!
Bir sonraki sefer fotoğraf makinası ile giricem buza! Ne de olsa artık hem kayıp hem de fotoğraf çekebilecek düzeye geldim  Aferim bana! Eveeettt az sonra esnerken ağız nasıl yırtılır başlıklı bir blog girmemek için sanırım artık yatmam gerekiyor! İyi geceler…
Mart 29th, 2007

İşte bittii!
Evet sonunda oldu işte…En nihayetinde başardım eski yazıları aktarmayı…. Şimdi kaldığım yerden devam edebilirim! Bu ara o kadar çok şey kaynadı ki arada! Neyse açığı kapatırım artık. İşin büyüğü halloldu…
Mart 28th, 2007

20 Kasım 2006, Ben Gibi Hunili Erasmus!
Bu gece ayrı bir şımarttım kendimi… Sobanın yanına attım koca minderimi; bir koca fincan çay eşlik etmedeydi bana. Satırların arasında gezindim saatlerce. Arada çayımdan yudumladım, türlü türlü şey geçti kafamdan. İyi geldi… Hatta çok güldüm diyebilirim.

Deliliğe Övgü’de farkettim ki Erasmus da ben gibi Platon’un mağara’sına takmış vaziyette! Zamanında üstüne çok düşündüğüm bu mağara-gölgeler durumu hakkında yaptığı yorumlar gerçekten harika! Bunlar Thomas More ile kafa kafaya verip, onun hakkında olan bölümleri okuduklarında Platon’a hakır hakır gülmüşlerdir! Özellikle gecenin bir yarısı kahkahalarla gülmeme vesile olmuş kısımları yazmak istiyorum

“…Bu filozof, içinde zincire vurulmuş insanların gölge ve görünüşten başka bir şey görmedikleri bir mağara tasarladı; insanlardan biri mağaradan kurtulur, gerçek varlıkları görür, sonra gelip arkadaşlarına şöyle der: “Siz ne bahtsızsınız! Yalnız boş gölgeler görüyorsunuz, bunlardan başka hiçbir şeyin var olmadığına inanmakla da büyük bir yanılgıya düşüyorsunuz. Gerçek varlıklar bu mağaranın dışındadır, ben onları biraz önce gördüm.” Bu bilge, bu sözle bahtsızların yanılgılarına, deliliklerine üzülüp duruken bunlar da ona deli gözüyle bakar, onunla alay eder ve onu kovalar…”
“…Rica ederim, bana şunu söyleyiniz: Platon’un bir mağarada nesnenin ancak gölgelerinin ve görüşlerinin bilgisine sahip olarak tasarladığı deliler, talihlerinden memnunsalar ve bu memnunluklarını haykırırlarsa; bu mağaradan çıkıp nesneyi olduğu gibi gören bilgeden daha mutlu değil midirler? …Demek ki bilgelerle deliler arasında hiçbir fark yoktur, eğer bir fark varsa bu tamamen delilerin lehinedir; çünkü, ilk önce, salt kanaatten ibaret olan mutlulukları kendilerine çok daha aza mal olur. Sonra, bu mutluluk onlarla çok daha fazla kimse arasında paylaşılır. Zira yalnız olarak tadılan haz, gerçek haz değildir…” (Ben şu an paylaşıyorum mesela aahahhah! Yubbiiieee deliyim!)
“…Delilerin bahtiyarlığına dönelim; hayatlarını sevinç ve zevk içinde geçirdikten sonra, ölümden korkmadan, onu hissetmeden, bu dünyadan çıkıp dosdoğru cennete giderler; orada da bahtlı ruhları sıhhatli bir işsizlik içinde en nefis hazları tadar…” (Piiişşştt süper di mi? Sıhhatli bir işsizlik diyo farkındaysanız! Yubbiieee deliyim deliyim!!)

Gecenin bir yarısı, deliliğimin tescillenmesi ile yüzümde peydahlanan kocaman bir gülümseme ile tosur tosur uyuyacağım kesin  Bu keyfin üstüne Hayyam’dan bir dörtlük geldi aklıma,

Günler ver ey güzel bir şifa;zaman derdi az getir
Doldur şarabı kadehe,mis gibi taze bir yaz getir.
Hemen kalbine huzur dolsun,rahatlasın gönlüm istersen,
Sun yakut şarabı önce ve ipek telli saz getir!
Mart 28th, 2007

19 Kasım 2006, Düşün(me)
Hayat bir puzzle gibi cebimizde bir sürü parçası ile dolaşıyoruz ve bu parçaları yerlerine koyuyoruz. Düşünüyoruz, bakıyoruz, gidip gelip cebimizdekileri karıştırıyoruz ki doğru parçaları doğru yerlere yerleştirebilmek için tüm bu çabamız. Hayat puzzle’ı, almaktan vazgeçebildiğimiz, “amaaann bunun her yeri aynı renk şimdi çok uğraştıracak bu beni ı ıh ben bunu almiiim” tipi mağaza puzzle’larına da benzemiyor ki bize bir seçme seçeneği sunmuyor maalesef. Ama şöyle bir hata yapıyoruz galiba biz. Çok düşünüyoruz! Düşünmek iyidir ama fazla düşünmek de doğru bir puzzle parçasını yanlış yere yerleştirmek ya da zorlaya kanırta doğru yermişçesine oturtmaktan öteye gitmiyor. Parça olmuyorsa kaldırıp başka bir yere yerleştirebilmek gibi bir şans varken neden bu kadar düşünüyoruz peki? Belki de geçmişte yerleştirdiğimiz yanlış parçalar ardından puzzle şekillenmeye başladığında, yaptığımız hatalı yerleştirmeyi farkettiğimizde yaşanan “Hay yarabbiiiiiii deliricem ama! Yine mi yapıcam ben bunu yaaa!” duygusu gibi birşey olsa gerek ki gerçekten iğrenç bir duygu biliyorum, koca bir karlı dağ manzarasının karlı kısımlarını bitirip ardından hööö diye kaldığım an, pes edişim geliyor aklıma. Çok düşündüğüm için yanılışlarımın bir neticesi olan yanlış yerleştirmeler ve sonuç, pes! Fakat zamansız yağan yağmurlar sayesinde şişen puzzle’lar için de bir çözüm getirilmeli bence  )))) (Bkz.Boticelli) Bunun ne pes etmekle ne de çok düşünmekle bir alakası yok, bu tamamen alçak basınç alanı ile ilgilidir ki yükselen hava soğur ve bize yağış getirir.

19 Kasım 2006, Stay Storng be Brave…
Gecenin bir yarısı yine bilindik ezgilerin, eşlik edebildiğim sözlerinde buldum kendimi… Bugünkü hırçınlığımı ve sebeplerini geçirdim kafamdan bir bir. Anlam veremeyişlerime bağlı olarak kafamda dolanan sorulara yanıtlar arandım durdum. Gözlerim doldu, sildim… Uzaklaşmak… Gitmek, farklı zaman dilimlerini, farklı dillerin konuşulduğu, kimsenin dokunmadığı, ilişmediği yerlerde kalmak… Bir kenara oturup gelip geçeni izlemek…Gece… Tanıdık bir ızdırap tırmaladı içimi, çizdi. Yok canım olmaz öyle şey’leri pamuk yapıp, ya öyleyse’yi kolonyaladım ve bastım üstüne; yandı, üfledim…
11 Kasım 2006, Mutlu Yıllar Özge’m…
Canım Özge’m,
Bu güzide Cumartesi günü mü doğdun bakiiim sen? İyi ki doğmuşsun canım benim! Kimi zaman TDK olarak seni illet ediyor olsam da herşey senin iyiliğin için. Ben sana değiiilll etrafa güvenmiyorum  Sen, başkanımın bana emanetisin! Ahahah ne diyorum ben kuzum? Ne mi diyorum? Güzelciğim, hayatım boyunca böyle güler yüzlü ve mutlu ol. Bir akrep olarak kendini değil sana zarar vermek isteyenleri sok! Sen sok onları ben gazeteyle düverim
Nice güzel yaşlara. Teyzelik yolunda attığın bir adım olarak görüyorum bunu. Eee deneyim konuşuyor şekerim..

09 Kasım 2006, Hunili’den Kasım Ayı Falları…
Sevgili Yay Burcu,
Ay ay ay ay Yay diye başlamak istiyorum! Yani diskotek havasında bir 2007 geçireceğinizin sinyalleri Kasım ayı yıldız haritanızdan belli! Enerjinizin doruk noktada olabileceği bir Kasım ayı  sizi bekliyor. Mars ve Uranüs tek kale maç yaparak haritanızda serbest vuruşluk teknik bir faul’e sebebiyet veriyor değerli Yay. Ama siz enerjiniz ile bu şut’u göğüsünüzde yumuşatıp kurtaracaksınız paçayı. Ayın hangi günü en iyi gün diye sorduğunuzu duyar gibiyim?? Ayın her gününü size tahsis ettim sevgili Yay! Enerjinizden ve neşenizden diğer günleri mahrum etmek istemedim doğrusu!
Aile yaşantınız ise evlere şenlik diyebiliriz. Satürn size şarkılar mırıldatacak bu ay. Ayın 8′i akşamı bir arkadaşınızla yapacağınız telefon görüşmesinde merak ettiklerinizi mırıldanarak öğrenebileceksiniz. Eşinizin Ankara hasreti de haritanıza yansıyan detaylar arasında. Bence kısa sürede bir haftasonu Ankara kaçamağı yapmak hiç de fena olmaz sevgili Yay hıı ne dersiniz??
Aşk hayatınız da süper kere maşallahlık! Sizden her eve lazım sevgili Yay! Enerjinizle tüm Lasvegas’ın elektrik ihtiyacını giderebilecek gibisiniz cidden! Allah sinirlendiğinizde akımınıza kapılan kullarını korusun diyorum ben. Aa ama bütün gezegenler 2007′de kulunuz köleniz olacak pardon, affınıza sığınıyorum ben. Gezegenlerin burcunuz üstünde disiplinli çalışabilmesi adına bir imza sirküsü dolaştırıcam ben aralarında. Karşı gelen olursa samanyolundan afaroz edilecek efendim.
Özet yok maalesef kusura bakmayın. Haritanıza bakıp saçmalamak beni zaten yordu, özeti size bırakıyorum ben…
Sevgili Akrep Burcu,
Bu Kasım Ayı var ya aciip deli geçicek. Pasta mı yiyeceksiniz ne? Böööle kalabalık doom günü gibi bir ortam var sanki. Bu kalabalık ortamda ateşten uzak durun sayın Akrep. maazallah kendinizi neyim sokarsınız üzücü olur ki bu da Neptün, Uranüs, Fasilyüs gezegenlerinin güneş üzerinden yaptığı teğet açıyla açıklanabilir. En egzantrik günleri ise 15′ i ve 30′u diyebiliriz. 15′inde elinize umduğunuz bir yerden yüklü bir para gelebilir ki siz bu parayı çıtır çıtır yiyebilirsiniz. Cafe’ler sizinle ortak olmak için ayrı bir yarış içine girecekler. Bu çıtır yemelerin ardından ayın 30′unda ise Mars size ters bir açıyla cebinize tez geleceğinden dikkatli olmakta fayda var!
Aile hayatınız pek bir şen şakrak canım aman aman! Kısa zamanda odanızı toplamalısınız sayın Akrep! Aileden biri üstünüzde güve etkisi yaratabilir ki bunu da haritanızın 90 küsuruncu evinden gayet net görebiliyorum ben. Siz baksanız bir halt anlamazsınız ama ben biliyorum!! Güneş’in Pluton’un arkasından nanik yapması ile beraber, haritanızın alt kısmında düzlüklere ve hatta steplere rastlamak mümkün. Ayın 11′i ise tam bir felaket! Sakın ola ki Aslan burcu bir arkadaşınızdan organizasyon yapmasını istemeyin! Ha istediyseniz artık çok geç sayın Akrep, siz şimdiden kendinizi sokun ve acınıza son verin derim ben!
Aşk hayatınız ise hımmmm pek bir parıldıyor!! Amanin! Satürn ile Matürn arkaya geçip üç puan alarak yıldız haritanızın anasını ağlatıyor aşk hayatınızda! Bu iyi mi şimdi dediğinizi duyar gibiyim sayın Akrep. Tabii ki iyi ama dikkatli olmanız ve radarlarınızı açık tutmalısınız. Ayın ortalarında ben diim 17 siz deyin 19 biri var gibi. Daha fazla birşey göremiyorum çünkü haritanın o bölümüne çay döküldü…
Özet bölümümüz maalesef yok, bi zahmet siz okuyup özetleyin Akrep’ciğim…
Sevgili Boğa Burcu,
Sizin durumunuz haritada bek bir acayip; öyle ki Hasirüs, Papirüs ve Güneş’in etkilerini bu ay fazlasıyla hissedecek gibi görünüyorsunuz! Hımmm ilkinnççç… Bu ay yenilik ayı sizin için. Bööle elentürüklü aletlerde değişim söz konusu. Elentürüklü aletlerin gezegeni olarak bilinen Jüpiter özellikle bilgisayarınıza değişikliklere yok açabilir. Yeni bir bilgisayar edinebilir ve hatta düşman çatlatabilirsiniz. Güneş gezegeninin yönettiği Aslan burcundan özellikle pazartesi günleri uzak durmaya çalışın. Çünkü Mars ve Venüs’ün tangosundan fazlası ile etkilendiğinizden yıldız haritanızın 6. evinde kıskançlıktan çatlayan bir Aslan burcuna rastlamaktayım. Eğer bir dansla(!) uğraşmakta iseniz üstünüzdeki nazardan kelli partnerinizin ayağına topuklu ayakkabı ile basma olasılığınız oldukça yüksek bir ihtimal. Ayın 9′u biraz gergin olacaksınız sankim mi ne? Kafanızdaki soru işaretleri bir bir cevaplarını bulacak ama kasmayın sevgili Boğa, haritanıza çay dökülmediği için görebiliyorum ki sizin gibi zeki bir Boğa’nın üstesinden gelemiyeceği bir zart zurt yok!
Aile hayatınız pek bir keyifli. Kümülüs ve Uranüs’ün ters takla ve çift salto ile haritanızda sergilediği serisini temiz bir şekilde tamamlıyor olması bunun bir işaretcisi. Bu güzel dönemde arkadaşlarınızı eve çaya davet etmelisiniz deriz ben. Bir de eşyalarınızın kaybolma durumu olabilir sayın Boğa! Özellikle Merkür gezegeninin etkisi ile kıyafetleriniz evde sırra kadem basabilir, dikkatli olun ve en son bıraktığınız yere bakmayı deneyin.
Aşk hayatınız ise maaşallah dememe sebebiyet veriyor! Hatta tu tu tu diye haritanıza tu’luyor ve haritanızın kalçasını da çimdiriyorum o kadar yani! Öyle böyle değil. Ateş grubunu gezegeni Güneş’in yakıcı etkilerini bu ay fazlasıyla hissedeceksiniz. Yani doğum haritanız böyle göstermiş ben onun yalançısıyım!
Özet size de yok efendim, okuyun özetleyin kafanızda…

08 Kasım 2006, Hunili Mİller’s Astrology Zone…
Sevgili arkadaşlar görüyorum ki bu aylık fal durumu ve aksaklıklardan oluşan problemlere bir çözüm getirmek gerekiyor… Hmmm şimdiii ben sizin için yazıcam buraya her ay fallarınızı. Haritaymış hah ha! Harita mı gerekiyor? Onu da çizerim ne var ki! Hepinizin haritasını çizecek gücüm var benim  En kısa sürede Kasım ayı fallarınızı burada görebileceksiniz! Öyle her burç da olmayacak tabii.
Marsın bu ay Jüpiter ile oynaşarak fingirdemesi ile düz hale gelen doğum haritanızın 3. evinin kapısı, Merkürün de diğer 5. evin kapısından hello demesiyle bir cereeeyyaaana sebebiyet vereceğinden, bu ay sağlığınıza tikkat etmelisiniz sevgili kemküm burcu elemanları; üşütmenizi istemeyiz ha ha ha! Nasa’dan alacağımız veriler doğrultusunda,nankör Merkür’ün hangi açı ile yörüngesinden ne kadar sapma yapacağına bağlı olarak fallarımız güncellenecektir  )) Ahahah bakın hiç de zor değil yaparım ben bu işi
Şimdi hanginiz istiyorsunuz bakiiimm aylık burç yorumu? Söyleyin burcunuzu ki ona göre çizcem ben sizin haritalarınızı
Yazan: Hunili Miller
04 Kasım 2006, Ankara’da İlk Kar…
Akşam üstünden beri taşıyamadığım bedeni uykudan kaldırdım az evvel… Pencereden dışarıya bakmaktı niyetim ki akşamüstü yanaklarımda gezen kar taneleri hala oradalar mı diye… Bembeyaz bir bahçe karşıladı gözlerimi! Gökyüzü kırmızı, kar susturmuşken tüm sesleri; içim at kendini dışarı dinle sessiz kar tanelerini dedi… Bir hop etti yürek, taa ki yutkunana kadar… “Farenjit zaatürreye nasıl çevirir?” sorusu takıldı kafama sonra… Cevap ise belliydi! Üzüldüm… Yılın ilk karını, pencereden izlemekle yetinmek!… Evet izleyebilirim pencereden de yağan karı… Kocaman bir pencere, dışarda yağan kar, üstümde bir battaniye, elimde bir fincan çay, mırıldanarak eşlik ettiğim sevdiğim şarkılar..
Şu sıra trenim geldi fazlaca… Kar da yağınca üstüne, offf… Uyduralım bir gününü de bulalım kendimizi saat 23:30 da bir vagonda… Yine böyle karlı bir gece olsun, herkes uyurken, içimizden rayların çıkarttığı seslere şarkılar uyduralım… Arkadan kapılar tıslasın, yanımızdan geçenler olsun… Fısıldaşalım, gülüşelim, kaybolalım…
Gidelim mi?….
02 Kasım 2006, Bademcikli Blog…
Kim hasta olmak ister ki! Küçücük bir bademciğin ettiklerine de bakın hele! Şeytana uysaydım, şimdi elimi gırtlağıma daldırmış ve o hain bademciği yerinden sökmüştüm! Kafama özenmiş olsa gerek, onun büyüklüğüne gelme çabası içinde ama yeri dar n’yapsın, anca bu kadar şişebildi… Hele ki insanın yapması gereken bir dolu işi olduğunda bu hain bademcikler şişiyorlar; ben bunu farkettim. “pişşt sol badi!” (Bkz.Bademciğin kısa adı), “efendim sağ badiciiim”, “şişek mi?”, “Yaavv bi de get! Ne şişecem!”, “Ben şişcem bak!”, “İyi halt etcen! Ne var şimdi şişecek?”, “Şişesim geldi benim”, “Yapma kıza şimdi sabah sabah. İşe gitcek..”, “İyi ya işte daha iyi şime vakti mi olur?”, “Hastasın sen sağ badi!”, “Evet alem bana ben sana hastayım sol badi! Şişiyorummmm şiiiişşşşşşşşşşş puuuffff…..” Gerçekten şişeceğini söylemiş bakııınn
Bademcik hakkında da yazmadım hatta onları konuşturmadım demem. Kendisi halen şiş! Ihlamur ile bu inadından vazgeçirmeye çalışıyorum bakalım işe yarayacak mı? Sadece şişmekle kalsa o da iyi… Üstüne üstlük bir de ateş yaptı!! Beni iki oda bir salon eve koysalar, ısıtırım evi! Niye mi yatmıyorum? Yatak tutuşursa diye korktum da ondan! Bu sağ badicik beyinle de işbirliği yapmış olsa gerek, uyutmuyo beni… Çok döndüm yerimde uyku gelsin diye ama nafile çaba… Birazdan kaldığım yerde dönmeye devam edicem, uykuyu bekleyerek… Sabah olaaa hayrolaaaa…. Kalın sağlıcakla….
30 Ekim 2006, Ruh Çıkmazları…
Bugün çok içim acıdı… Ne kadar zor, ne kadar!!… İnsanın çaresiz kaldığı noktalar var cidden. Bu daha da can acıtıyor! Ulaşamamanın, sessizliğinin verdiği o buruk his… Yapılmak istenenler ve yapılamayanlar; fikir yürütmeler ama boşa çıkmalar; buldum demeler ama yanılmalar… Bu kadar karmaşık mıydı benim de çocukluğum? Dönüp dönüp sorduğum sorulardan bir tanesiydi bu bugün. Bir diğeri de ve hatta en önemlisi, anne-baba olma durumu… En ufak bir hareketinizin etkileyebileceği ve hatta hayatı boyunca silkelenmesine sebep küçücük bir hareket! Ardından onun için toplanan bir grup ve işte başladı! Onu konuşuyorlar, dayandırılan nokta hep aynı ve haklılık payı yadsınamayacak kadar büyük! Aklımda bir film karesi, gözlerim bir noktaya takılı…
vois sur ton chemin
gamins oubliés égarés
donne leur la main
pour les mener
vers d’autres lendemains
sens au coeur de la nuit
l’onde d’espoir
ardeur de la vie
sentier de gloire
bonheurs enfantins
trop vite oubliés effacés
une lumière dorée brille sans fin
tout au bout du chemin
magical part of “les choristes”
26 Ekim 2006, Kale Köprüleri…
Bir kale. Bu kalenin içine girebilmek için ilk olarak o klasik köprünün gıcırtılı bir ses çıkartarak zincir seseriyle birleşip, dronnk diye indirilmesi gerekiyor. Önemli olan o köprü indirildiğinde nerede olduğunuz. İnce hesap işi yani bu. Hesaplamayı çok iyi yapmak icap ediyor ki köprü kafanıza inmesin. Zaten ne oluyorsa bu ince hesap işleri ile uğraşmaya başladığımızda kafamıza iniyor bu köprüler! Neden uğraşıyoruz incecik hesaplarla? Hesapsızca yaşanmıyor mu? Neyi derleyip toparlayamıyoruz kafamızda? Geri dönüp bakmaların bir anlamı var mı geleceğe anlam katmak amaçlı? Evet geçmiş belki ışık tutuyor geleceklerimize ama uzunları yaktığında da sıfırlamıyor mu görüş alanımızı? Bir yola gitmek için ya da birşeyi anlatmak için dolambaçlı mı olmak gerek? Direkt anlatımlara açık değil mi bünyelerimiz? Sanırım değil. Biz dolambaçsız yol kullanarak direkt beyanda bulunduğumuzda karşımızdakinde şok etkisi yaratıp da korkutabiliyoruz. Keşke karşımızdaki de bizlerde şok durumu yaratabilecek biçimde yanıt verebilse buna! İndirmeyin köprülerinizi istemiyorum artık!
25 Ekim 2006, Bayram Bitti…
Bu kadar miskinliğin ki miskinlik bende diz boyu olmuş durumda, yarın nasıl olacak diye düşünmüyor değilim? Neyse bugün en azından Sıdıka ile akşam kahvesi yudumlandı ve iki günlük miskinliğin intikamı alınmış oldu
Bu arada arkadaşlar dün gece bir sivri sinek de bayramımı kutlamış ve beni yanağımdan öpmüş durumda! Hangi kula kısmet olur bu? Sen bu havada hala hayatta kal ve bir de gel bayramlaş! Ama evde sadece benimle bayramlaşmış olması da ilginç geldi bana?
-ıııııı ııııııııınnnn ııııı (Bkz.SivriSinek sesi) anaam! ııınnnn ıı ıııı ben bununla bayramlaşmamışım yahu! ıııınnnnnn pıt! Cööörkkk cöörkkk glupp glupppp… Iıınnnnn ıııııı…. Aaaa kapı kapalı nasıl bayramlaşcam ben diğerleriyle? En iyisi ben diğer aile fertleri yerine de bununla bayramlaşiiimmm! Iııııııı ııınnnnnn ıııııı pıt! Caaarrkkk cüüürkk cöörrkkk fııııırrfff glukk! Iııınnnnnn ıııııı…….
Sanırım olay böyle gelişti… Uyandırsaydı beni ben kapıyı seve seve açardım ona!!!
Eeee nerde o eski bayramlaaaarrrr…
24 Ekim 2006, Art School Confidential
Hmmm… İzlediğim filmler aklımın biraz daha karışmasına daha da katkıda bulunuyor! Sonunda böyle “hö?” bir surat ifadesi ile bakakaldığım bir film daha… Aslında ilginç saptamalar yok değil filmde. Olmasını istediğiniz bir şeyin, olmasını istediğiniz yolla olamayışını ve bu olamayışı kabulleniş ya da kabullenmeyiş buhranının ardından, olmasını istemediğiniz tarzda oldurduğunuz. Evet filmin kısa özeti benim kafamdan böyle aktı. Sadece sanatta değil hayatın her parçasında da bu böyle değil mi? Bildiğiniz ve doğru dedikleriniz; bilmek istemediğiniz ve yanlış olanlar tarafından hezimete uğratılmadı mı? İzlenmeli, üstüne konuşulmalı…

23 Ekim 2006, Lacrimosa…
İnanılmaz… Yapacağım şeyin ilham kaynağı müzik… Kulaklarımda çınlayışlarıyla, içimde kapısını bir bir bulan anahtarlar… Olumsuzluğun, olumlu yansımalarıyla dolu sahne! Bu nasıl bir esin kaynağının sonucu? Bir kulak mı eksik olmalı, yoksa sağır mı olmalı ya da zırdeli? Bunu dinlerken ölmek istiyorum! Beni bir at arabasına koyun… Hızla koşsun atları! Salier’in de dediği gibi “bana nasıl bir cezadır ki bu adama böyle bir yetenek verdin, bana ise sadece bu yeteneği anlayabilecek kadar bilgi verdin”
“Lacrimosa
Lacrimosa dies illa
Qua resurget ex
favilla
Judicandus homo reus.
Huic ergo parce,
Deus
Pie Jesu Domine
Dona eis requiem, Amen….”
22 Ekim 2006, İçimdeki Sanat Aşkını Didikleyenlere…
Az önce odamda şapşal şapşal akordeon arandım!!! Öldürdünüz bütün musikiiii aşkımı! Gerçi o akordeonla aşktan ziyade bir kol-kas gelişimi yaşanırdı  )) Ama yalan mı? Sol kolumu serbest bıraktığımda yer çekiminin de etkisiyle otomatikman aletin solu aşağıya iniyordu zaten!
“Oturarak çal” diyenlere duyrulur; oturduğumda, karşı cepheden kafamın yarısı görünüyor! Kendime gülmekten çalamıyorum ki! Daha büyüğü yok muydu bunun? Boyumca olaydı da, bir ucunu duvara sabitleyip, öteki tarafından çekiştirirdim. Bir an öyle düşündüm de kendimi.. Evde nereye kadar gidebilirim acaba? Tuşlar mı? Onlara ne ara basarım bilemiyorum! Yok yoookkk şimdi unutmuş değilim! Ben o akordoenun çalabileceğim boyutta olanını istiyorum!
Bahaneler geliyor dikkatle okuyun lütfen! Gitar, uzun süredir çalıyorum, herkes çalıyor! Ben herkes miyim! Violonsel, sadece cenaze marşını çalabildim, ötesi yok! Yan flüt, ertesi gün tutulmuş bir sağ kol beni huzursuz etti. Keman, çin malıydı; metal bölüm çeneme girmek için çok çabaladı, ı ıh! Piyano, Rachmaninoff’tan 4. piyano konçertosunu çalamadıktan sonra… I ıh! (Sevgili Ali üğğrrtmenim, ay ışığı sonatına devam ediyorum  geliştirdim kendimi) Yaa işte böyle! Sağlam bahanelerim var! Hatta geri dönütlere yönelik sağlam “BanaNe” lerim de var
Violonsel konusunda ne kadaaaaarr yeteneksiizzz olduğum apaçık ortada! (bana deneme fırsatı veren sevgili CSO çellist’i Zeynep ablama da buradan selamlar) Denedim mi? Denedim! Oldu mu? Olmadı! Güler miyim? Gülüyorum şu anda zaten.

21 Ekim 2006, Mungan’lı Kedi…
Mungan efendi ne demişşşş??
“kedilerin özel bir anını yakalamak gibidir kendi hayatımızdaki olağanüstü anları ve olağanüstü kişileri yakalamak”
Evet Kedi… Bence de…

20 Ekim 2006, LaBoheme’li Labirentten Psikolojik Çıkarımlar…
La Boheme…
Akşam saatlerinde gidildi operaya ve genel prova izlendi… Bizler operayı sadece izliyoruz ama başlı başına deli bir çalışmanın ürünü bu! Her yere girip çıkma fırsatını yakalamam ise benim için çok büyük bir şans oldu cidden. Tomris ablama tekrar teşekkür ediyorum. Benim işim gereği ihtiyaç duyabileceğimi düşünmüş ki gerçekten faydasını görebileceğime inanıyorum. İlginç anlar yaşadım bu gece. Hele bir adam vardı ki yerinde duramayan. Oyun provaları esnasında bir ara doğuruyor mu acaba diye düşünmeden alamadım kendimi. Hop oturup hop kalktı. Ayağa fırlayıp, parmaklarını şıklattı kadının her tize çıkışının ardından. Hele bir ara dedim garanti birilerini dövmeye gidiyor adam!!! Yok çıldırdı… Dekor bir harikaydı. Bu dekor içerisinde yaklaşık 60 kişi belki daha da fazla! Hepsinden sorumlu bu adam. Şurada durun, burada durun! İtalyancadan bozma bir Türkçeyle bir o tarafta bir bu taraftaydı… Enerjisi beni rahatsız etti bile diyebilirim. Ama sonra farkettim ki benim durumum da pek farklı değil! Bugün neredeyse 70 çocuk ile aynı anda iletişimdeydim. Elimde bir mikrofon…
Fonda La Boheme, gezmediğimiz yer kalmadı. Bir dekor arkası vardı ki… Geçerken tüylerim diken diken oldu! Sıdıka ile fotoğraf çalışması için uygun, muhteşem bir alan!! Bu konuda bir dizi girişimim olacak kesinlikle. Labirent gibi bir yer opera binası. Bir yerden giriyorsunuz, bir de bakmışsınız ki aynı yere farklı bir yoldan yine çıkmışsınız! Yanınızdan maskeli balodaymışsınız hissi veren kostümlü kadınlar, erkekler, çocuklar geçiyor… İçteki yara açılıveriyor aniden ve onları kıskanç bakışlarla izlerken buluyorsunuz kendinizi. Geçmişe lanetler okuyor ve keşke”lerinizle yine burun buruna gelişler yaşıyorsunuz… Saniyeler içinde bir sürü duygu birbirine geçmişken, labirentte yine aynı yere çıktığınızı farkedince bu psikolojiden sıyrılıyorsunuz; gerçek dünyaya dönüş anı…
Eve geliyorum ve salona girdiğimde paytak paytak yürüyüp babama şımarıyorum. Gelen tepki ise gecenin son bombası oluyor; “operada sana topal rolünü mü verdiler?”
Odamdayım. İçimde garip bir huzur var. Yeni cd, mediha player’da dönüyor. Yarın Cuma. Bir hafta daha bitiyor. Ömürden 168 saat daha gitti işte! Hayırlı olsun…

19 Ekim 2006, E.S.O.S.M.
Gecenin bir yarısı, saat 02.58 ve film yeni bitti… İçimde bir yer sızlıyor… Artık yatsam iyi olacak…
Sıdıka’m… Uyarmıştın beni, haklıydın ama insane kendine acı çektirmeyi seviyor galiba…

19 Ekim 2006, Çağımız Freskleri…
Sıdıkaa beni D&R a götüüüürrrr! Sıdıkaa bee niii o ra yaa götürrr! İyi güldük ama akşam akşam yine!
Şimdi haksız mıyım sorarım hepinize! İçeri giriyorsunuz, kimseye danışmak istemiyorsunuz ve etrafınıza bakınıyorsunuz. Ama etrafta yazı yok; şu şurada, bu bu katta diye. Sonra farkediyorsunuz ki duvarda resimler var! Hmmm güm be güm (davul sesleri, üstümüzde ise hayvan postundan kıyafetler, girdik mağazaya) ungaa bungaa uhhh uhhh! Neler olduğunu anlamak için duvardaki resimlere bakmalıyız! Freskler bizi nereye götürecek acaba? Hah müzikle ilgili bölüm yukardaymış. Müzik dinleyen çöp bebek yukarıya çıkıyor!!!! Unga bunga! Neyse ki o kata çıkıldığında devreye teknoloji giriyor. Bilgisayardan aranan Susheela cd’si didik didik katta aranıyor… Nafile… Bulunamıyor. Ardından telefon bırakılıyor itina ile ki ulaşılabilsin diye  Asıl kopuş ondan sonra oluyor zaten Onlar bana çok çabuk ulaştıkları için benim ulaşmama gerek kalmıyor. Neyse güzel ve eğlenceli bir D&R gezisi oldu.
Hazır aklıma gelmişken  Alıngan ve bi o kadar grip Sıdıka. La Bohem’e bir kiii bir kiiiii hopbaaa! Güzel olacak arkadaşım. Her ne kadar Turna “cık cık” olur dese de ben makinamı da kapıp gelicem. Biz çaktırmadan kaçarız  Sanati kötüye kullanmıyoruz ama dikkatini çekerim. Sanat eşliğinde sanat icra edicez biz
Yarın kültürel haber özetlerimizde buluşmak üzere, filmlerim izlenmek üzere beni bekliyor, sağlıcakla kalın…
16 Ekim 2006, La Boheme…
Perşembe günü opera’da “La Boheme” son genel prova izlenecek. Bakalım bi izlemek lazım değil mi sahnelenmeden önce? Aksaklıklar varsa müdahale edelim diye yanii  ))) (Tomris Ablamıza teşekkürler….) Cuma günü ise CSO’dayız. Orada da güzide bir esere eşlik edeceğizzzz  Trompetçinin kafasına atmak üzere domates de alıcaz yanımıza  Yakında tüm CSO ailesi ile tanış olacağız gibi bir his var içimde!
-Abbiiiiii abiiiiiiii!
-Ne?
-Bi çalabilir miyiiimmmm tırılinng’inizi?
-Tırıling???
-Heeee Tırıling
-Arp kardeşim bu! Ne tırılingi?
-Ama o sesi çıkarıyooo! Biz buna literatürde, sanata duyuşsal yaklaşım diyoruz… Ahhh ne vuruyorsun abiiii abiiii dur vurmaaa!
-Biz de buna sanatta yiyişsel yaklaşım diyoruz! Dayak yiyişsel!
En iyisi mi ben oturup “cık cık” diyenlerin arasında edebimle izleyeyim konseri… Çalmıyayım tırıling mırıling. Ama şimdi iki günlük konsantre sanat akımı alımı ardından, cumartesi boşluk olmayacak mı? Telsiz?? Aaaa doğru sinema var di mi? Peki… Bir de Hazırlıkları süren tango gösterimiz var  Sevgili Sıdıka, sana parmaklarını da beraberinde yiyeceğin bir gösteri hazırlıyoruz. Fırsat bulunca da sergiliyeceğiz! Çok çalışıyoruz çoookkkk…
16 Ekim 2006, Cumhur çeviri merkezi…
Çeviri için sevgili Cumhur’a çok teşekkür ediyorum!
Invisible, smiling face
Knowing my sorrow
Won’t you protect me?
You who lifted the Govardhana Hill
Your councilors cannot fail
To remind you of your duty to me
Could the King of Birds
Who obeys your every command
Refuse to bring you to me?
Might he say, ‘the earth where you liveIs too far from the sky’?
You are a great soul
Whose comfort and protection
Offer solace to the universe
To whom else can I voice my unhappiness?
I can’t bear your tricks
Come to me
Bana müsade…
15 Ekim 2006, Konuğumuz Susheela Raman…
Susheela Raman…
Natasha Atlas gibi gizemli bir ses, pürüzsüz. Kendisi ile tanışmamız tam bir tesadüf olmuştur ama pek güzel bir şarkısına denk geldim ben. “Nagumomo” Hint asıllı bir ingiliz sanatçı ve Hint kökenini şarkılarının her anında hissedebilmek mümkün. İnanılmaz güzel bir şarkı… Sözleri Hintçe olduğundan ne dediğini bilmiyorum ama iliklerime kadar işlediği kesin. Tutmayın Hindistan büyükelçiliğine gidip yardım istiycem ben. “Afedersinizzz? Şu sözleri çevirmemde yardımcı olacak birileri var mıııı???” Tabii nasıl bir tepki verirler bilmiyorum çünkü bu Susheela kızımız vakti zamanında Hindistan’da evliliklerine karşı çıkılmış ve bu yüzden İngiltere’ye kaçmış bir çiftin kızıymış  “Neeaaaahh! Sen bizim gaçaaakkların müzüüünü mü dinliyon bakimmmmm! Gel seni çivili tahtaya yatırcaz!” da diyebilirler mi acaba? Biri çevirsin şu sözleriiiiiiiiiii!!!!!!!!!!!!!!!! Bu kadar duygulu bir şarkıda ne anlatılıyor diye merak etmeden alamıyorum kendimi..
“Nagumomo Ganaleni Najali Delise
Nannubrova Rada Sri Ragu Varani
Nagarajadhara Nidu Parivaruella
Ogi Hodhana Jesevaralu Gare Yatulandadura Ni
Kagaraju Ni Yanati Vini Vega Canaledo
Gaganam Nikilagu Bahaduram Aninado
Jagamela Paramatma Evarito Moralidudu
Vagajupagu Talanu Nannelu Kora Tyagarajanuta Ni”
15 Ekim 2006, Hızlı Haftasonu…
Hızlı haftasonu ardından yine bir pazar günü gecesinde tekrar birlikteyiz sayın seyirciler!
Cumartesi gecesi sevgili Hayri kardeşimin doğum günü kutlandı. Fazla kalabalık olmayan bir grupla güzel bir kutlama oldu. Ama gecenin bir aksionu olması lazım di mi? Aa tabii ki! Hasta arkadaşa yardım mahiyetinde, yıkanmak istenen bulaşıkların arasında hain bir uzun-çatlak bardak vardır efendim. Bu çatlak bardağa el sokulur tam çalkalanacak şekilde hareket ettirilirken hain bardak kırılır ve sağ el kesikler; lavabo ise kan içindedir. El suyun altında bir müddet olay şoku yaşanır. Sonrasında pansuman vs… Kan akıtmak gerekiyormuş demek ki  Neyseeee…
Pazar günü ise güzeeeel bir uykunun ardından sevgili Telsiz’le buluşuldu. Yine bir umuda yolculuk yaptık arabayla! Konya yolu süperdi gerçekten. Tüm Ankara’nın gittiğimiz yere gidiyor oluşu bizi bir o kadar beyhüüüdaaar etti! Yarım saatte gidebileceğimiz yer yine 1,5 saat sürdü! Alıştık ama değil mi? Aa unutmadan hemen değinmek isterim, yemek yerken etrafımızı akbbalar gibi saran insanlar!!! İftar saatinde boş masa bulabilme yarışı içerisinde en akıllı akbaba ödülünü yanımıza gelip “Güzel kızlar kusura bakmayın. Yemeğinizi yedikten sonra sizin masaya biz oturabilir miyiz? Biz şimdi şurada kenarda oturuyoruz, ben torbalarımızı da buraya koyayım, hah oldu. Sağolun evladım..” diyen kadına veriyoruz! Tabii biz onayı verdikten sonra kadın torbalarını getirip bizim çantaların yanına koydu. Şimdi bu kadını yılın akıllı akbabası seçmiiicem de kimi seçicem bre! Ben de kadına dedim ki “Teyzecim, biz kalkarken size el ederim siz gelirsiniz öye kalkarız biz.” Öyle ki o sırada etrafta o kadar çok akbaba vardı ki! Kontrol altında yemek yedik resmen. Lokmalarımız sayıldı. “Çiğnedi! Yuttu! Aha kalkıyolar koşalımmmmm! Hücuuuummm!”
Canım Telsiz’im! Seeennn seeennnn bir perisin! Yoo yoooo seennn sennn bir meleksin Telsiz! 300 kere maaşallah sana! Ne kadar teşekkür etsem az olacak biliyorum. Ben sana bir iyilik düşünücem ama haberin ola. Çatla söölemem
Yarın büyük işler bizi bekliyor. Bir haftada nasıl olacak bilmiyorum ama elden gelenin en iyisi yapılacak! Birazdan girilecek blog için hazırlık yapılacak! Sizleri muhteşem bir şarkı ile tanıştırmak istiyorum.. Az bekleyin geliyor!
13 Ekim 2006, Geçmişler Ola…
Sevgili Telsiz’im,
Kardeşine buradan büyük geçmiş olsunlarımı iletmek istiyorum canım… Umarım bugün dönen şey yarın yine dönme cürretini göstermez
13 Ekim 2006, Felsefe-i Geceyarısı…
Hani olur ya insanın aklından-içinden geçen şarkı o anda radyoda çalar; aynısı oldu biraz evvel. Beth Gibbons’ın sesi çınladı içimde hüzünle karışık yağmurlu.
İnsan kimi zaman bir basamak çıkar, kimi zaman beş basamak çıkar; ruhun erdeme ulaşabilmesi yolunda. Merdivenin tutunacak trabzanı da yoktur, yaşanan denge kayıplarında ki olmamalıdır. Önemli olan çıkmaktır, aşağı düşmektense… İnsan kendine birşeyler katabiliorsa bu çıkışlarda ne ala… Ama kattığını düşünüp de en son basamağa geldiğinde, “hangi basamağı atladım ben” boşluğunu yaşayabilme olasılığı da merdivenin hızlı çıkılması ile doğru orantılıdır kanımca.
Yazan:
Merdiven İndi-Çıktı Yüksek Bilim Elemanı
Prf.Dr.Kafası Hunili Çıkarkenerdemtoplaroğlu
11 Ekim 2006, Gün ardı notları…
Yorucu bir gün ardından yazılan satırlar. Akılda gün içinde atılan kahkahalar, yazılmak istenip yazılamayanlar, karalayamadıklarımız… Aklın binbir türlü mazeret ile bastırdığı düşüncelerin içe sindirimi. Meçhul… Hayat meçhul, biz meçhul, dünya meçhul.
Dün gece arabada giderken, gözlerimi gelip geçen binalar dikmiş bambaşka yerlerde buldum kendimi. Sokak lambaları ışıkları ile bir yanıp bir sönerken küçüklüğüm aklıma geldi. Arka koltukta yatarken camdan görünen bulutlara anlam yüklediğim küçüklüğüm…
Bir gece saklanbaç oynarken düşüp bayılmam ve “bu kız kesin eve gitmiştir biz bulamayalım diye” herkesin evlerine gitmesi; yine bir saklanbaç gecesinde, o gün budanmış ağaçların dalları ile kamufle olup, karşıdan karşıya geçmelerimiz  , bir kaykaya 3 kişi birden oturup, yokuş aşağı kaymalarımız, Tuğba ile, babasının yokluğundan faydalanıp caddede bisiklete binmelerimiz, yine Tuğba ile, balkondan balkona blok flüt serenatları, misket oynayanların üstüne kova ile su dökmeler, balkonda arkadaşları eğlendirmek için verilen tencere tava konserleri, apartman arasında oynanan hızlı tren, arkabahçede toprağa el yordamı ile çizdiğimiz yollarda küçük arabalarımızla oynamalarımız ki benzinlik bile vardı, rahmetli Osman dede’nin garajı, yine Osman dede’nin inşaat malzemelerinden büyük bir kalas kullanarak yaptığımız tahtrevalli  ))
Ben çocukluğumu bir kere daha yaşamak isterdim… Değişiklik olmaksızın yaşamak… Şimdinin endişesi, tasası olmaksızın… Keşkeeeee…..
11 Ekim 2006, İyi ki doğdun Hayri!
Sevgili Hayri,
nice güzel yaşlara! Doğum günün kutlu ve de mutlu olsun! Her günümüz böyle güzel olsun, birlikte olsun! Cumartesi gecesi görüşmek üzere
11 Ekim 2006, Dhafer Youssef&Divine Shadows Strings
Hmmmm… Leziz konser, leziz gece, lezizzzzz…
Muhteşem bir ses diye belirtmek isterim öncelikle. Kimin sesi mi? Dhafer Youssef & Divine Shadows Strings tabii ki. Özellikle Dhafer -ki biz ona Cafer diyelim isterseniz- kardeşimiz -ki kardeşimiz diyoruz kendisine çünkü kardeş olduk- yüreklerimizde çok kısa bir sürede taht kurmayı başardı. Bozuk bir Türkçe ile seyirciye Ankara’nın en iyi işkembecisini sorduktan sonra bir de rakı içsek dedi. Ama akabinde “ama razamazan” diyince herkes iptal oldu zaten! İnanılmaz sempatik olan Cafer kardeşimiz ud’daki marifetiyle de bizleri mest etmeyi başardı! On parmak on marifet derler ya; bir de şarkı patlattı ki… Onu isteseniz bile betimleyemiycem burada.. Yalnız Cafer kurtlu bir yapıya sahipti; hop oturdu hop kalktı; udunun içine söyledi şarkılardan birini. Öyle bir sesi var ki! Kimi zaman elini yanağına doğru götürüp trans haline geçiş ve ardından muhteşem bir ses… (Çıkarttığı sesi taklit etmek bile güç)
Ona sahnede, “east” dediği sağ tarafta hintli bir amca bağdaş kurmuş vaziyette, önünde minik dümbelekleri (kızmayın adını bilmiyorum öğrenince yazıcam söz!) “west” dediği sol tarafında ise üç violist ve bir çello eşlik etmekteydi. Sürekli güler yüzü ile bir sağa bir sola dönüp durdu Cafer; kurtlu cafer
Bu arada göbek atamadım sahnede arkadaşlar! Maalesef caz etnik bile olsa göbek atmaya elverişli bir hava imkanı sağlamıyor…
10 Ekim 2006,Cumhur+Dilek=Banu Asja
Bu fotoğrafta görmüş olduğunuz şirine benim çookkkk sevgili bir tanecik arkadaşım Cumhur’un ve sevgili güzeller güzeli eşi Dilek’in kızı! Öncelikle lütfen bir “maaşallaaahhh tu tu tuu” rica etmek istiyorum ki nazar değmesin ona.
Hemen tanıştırmak isterim kendisi Banu Asja olurlar! Yemek yemek en büyük zevkleri arasında! Ama farkındaysanız yemeği tadını çıkartarak yemek diye buna derim ben!!! Yedin mi böyle yiyeceksin! Zaten kısmet olur da gelirsem o taraflara ben de kendisini yemek niyetindeyim!  )))))
Gelmek dedim de… İlk elime geçen fırsatta sizleri ziyaret etmek istiyorum canım arkadaşlarım! Düşünüyorum da ne kadar oldu görüşmeyeli? Sayamadığıma göre oldukça zaman geçmiş üzerinden  Fakat gerçek arkadaşlıklar burada çıkıyor ortaya ve kendini belli ediyor işte!
Bulutlar da olsa en grisinden tepemde; sizler o bulutların önündeki güneşlerimsiniz!… Türkiye’den sonsuz sevgiler ve selamlar Almanya’ya!…

09 Ekim 2006, Etnik Caz Cuzz Bızzt!
Bir şarkı ne kadar çok şeyi çağırıyor insanın aklına! Şarkılar birer beyne düşünce davetiyesi olmuşlar da tüm düşüncelere derecelendirilerek yollanmışlar sanki!
Evet, bu girişin ardından Salı günü gideceğim konsere dair bir bilgi girmezsem çatlarım… Biliyorsunuz ki bu sene hepimiz için bir sanata koşalım senesi olacak  Orkestra, opera ve caz! Şimdi şaşırdınız biliyorum ben caz deyince.. Şaşırmayınız funk caz güzeldir hele etnik caz olursa tadından yinmez diyebilirim… İşte bu seneki Akbank Caz günlerinin bir konuğu var; sayın Dhafer Youssef (Cafer Yusuf diyoruz biz Türkçede ona) Kendisi bir ud virtiyözü olup ve bununla da kalmayıp ud-caz işlerine girişmiş bir müzisyen.. Salı günü de kendisini canlı performans dinleme şansına nail olacağım! Natasha Atlas’ta olduğu gibi bunda da sahneye kendimi atıp göbek atar mıyım bilinmez ama yerimde duramayacağımı şimdiden kestirebiliyorum. Neyse hele bir gidelim dinleyelim, özet de geçeriz icabında….
06 Ekim 2006, Kareokkeee!
Hoş bir gece oldu değil mi? Gerçi eserlerimizden sadece bir tanesini seslendirebilme fırsatını bulduk ama sağlık olsun  Aspavada soslu soğanlı dürüm ile başlayan gece Kareoke ile son buldu  Arada neler mi oldu? Cafe des cafe’ de (cafe de mafe) Didem garsonumuza “bunu nasıl bu kadar köpürttünüz? İçine mi tükürdünüz?” dedi mesela! Koptuk.. Ayrıca bir ara masanın sol tarafı (bana göre soldu) sanayi devrimi konuşmaya başlamıştı!! O an anladık ki kalkmalıyız  Ama kalkamadık.. (Bu arada VH1′ da iron maiden “run to the hill” çalıyo! Geç saat oldu komşular dua etsinler yoksa sesini açamıyorum deliricem! Aaa hakikatten yaşlandııııkkk..) (raann tuu daaa hiiiiiillll dum taka tassss dum taka tassss! Raaaaan fooor yoooorrr laaayyyyffff!) Neyse nerde kalmıştık hah! Hesapta kalmıştık. Ödedik hesabı hooop iki araba dolusu olarak vardık gideceğimiz yere. Hemen aldık elimize kitapları dersimize çalışmaya başladık! “Şunu söyler misin?” “Aaa ben sensiz söylemem!” “Yaa bak bu şarkı da varmış..” “Yaa ismail’den allah belanı versin yoookkk ama” “Baaak olmadı!” “Küstüm var mı abi?” “Mahsun söyleyelim klibini de çekeriz!” şeklinde dialoglar da yaşanmadı değil  Ama bir hababam klasiğini gayet başarı ile söyledik! Helal kızlaaaaarrrrr!!!! Şimdi çok yorgunum, müsadenizle yatsam iyi olacak… İyi geceler herkese…
04 Ekim 2006, Göze Jöle Sür de Parlasın!
Alacakaranlık kuşağına giren evdeki bilgisayar yüzünden bu bloğu başka bir bilgisayardan yazmak zorunda kaldım… İnsanın evinde blog girebilmesinin ne kadar değer ihtiva ettiğini anladım ben  (Tamam Önder kızma getiricem söz!)
Hayatımda alıp alabileceğim en radikal kararı aldım ben… Hem de öyle bir anda oldu ki.. Oldu da bittii maaşallahhh oldu da bittiii maaşallahhhh!! Eh ben Fransızca şarkılar söylemeye hazırlanayım bari. Bir sonraki konserde söyliyeceğim şarkıların bir derlemesini yapmam lazım! Aa ama yarın kareoke var!  Ne söylesem kiii… Hmmm….
Sıdıka’m tango için beraber ayakkabı bakmaya gidelim mi?? Vallahi söz bişey yapmiiicamm  (nı ha ha ha) Ben çok iyi bir ayakkabıcı biliyorum bizim eve yakın..
Ben Fransızca şarkılarıma çalışayım

03 Ekim 2006, Tango:Giriş,Gelişme,Sonuç
Tango! Sıdıka!! Bugün beni arayıp da söylediklerinin ardından ancak toparlayabildim kendimi ve bak yazıyorum  Yazacak hale bile yeni geldim anlıyacağın! O kadar dağıttı beni söylediklerin!! Ayrıca sen her tango muusikiisi duyduğunda o dans kursundan beni ararsan, benim halim ne olur bilemiyorum!
Ben bu dansı yapmayı çok hayal ettim bre Sıdıka! İstediğim şeyler hayal halinde kaldılar o ayrı tabii ki ama ne demişler “benim hala umudum var!” Gerçi umut Zeusun oyunuydu ama bak bende hala mevcut… Ne koşullarda koskoca bir sevgiyi bile içimde barındırabildim ben yıllarca! Gücüm var benim ki neden umudum olmasın! Off tangoo offff…. Yaktın beni Sıdıkaaaaa Sakaaa!!!
01 Ekim 2006, Gecemin İçi…
Kimi zaman sıkışır ya ruh; yapayalnız hissedersin kendini… Herkesten çok uzak, sıkıntılarınla başbaşa… Dalıp dalıp gidişlerin ardından çıkışlar aranır ya… Akılda tek bir şeyle saatler geçer… Dalışların içinde bir yüz belirir tanıdık, “merhaba” dersin kırgın… Anlasın istersin, anlatmadan; dinlesin istersin, konuşmadan… Sevdik bir şarkı eşlik eder gece saatlerinde… Gecenin arkadaşlarıdır onlar… Kırgınlıklarım içinde en büyüğü gelir ardından dalışıma… Uyku? Bilmem ki gideli çok oldu…

30 Eylül 2006, Cuma Fırtınası…
Çok eğlenceli bir gece geçirdim herkese çok teşekkür etmek istiyorum  Cuma gecem çok güzel geçti… Önümüzdeki perşembeye seslerimizi dikkatli kullanalım, malum şarkı söyliiicez hepberaber! Ben ne söyleyeceğimi biliyorum . O yüzden sesimi çok dikkatli kullanıcam bu hafta! Yormayın beni! Ahahahah!!..
Gerçi gidişimiz daha bir eğlenceliydi. Aslında gecenin eğlenceli geçeceğinin bir işaretcisiydi de diyebiliriz! Keneddy’ de geçen 1,5 saat… Hiç bu kadar vakit geçirmemiştim ben o caddede hayatım boyunca!!! Dışarıda bir fırtına (Turna geçimi fırtınası) (Ne turnaymış bu geçenn!) (Anaaa Turnaaaa!!! Ne ara çıktın arabadan da geçtin bre Ankaranın üstünden??), arabanın içinde biz… Arabanın camındaki buğuyu silmek için verdiğimiz emek… (İç dış yıkama yapılır!) Ben arka camdan sorumluydum  Bir de yol tıkalı olunca malum karınlar aç! Ebru hemen fırladı kahramanca kendini bir markete attı ve “2 pide amca!” dedi! Amca “al kızım” dedi! Gerçi Turna su da demiş ama iyi ki unutmuşum yoksa arabanın içinde de bir fırtına olacaktı… Çok ileri görüşlü bir insanım! 2 pidenin gövdeye inişine tanık oldu, alt geçitte mahsur kaldığımız sıra, tüüümmm insanlar!!  Güzeldi ama bir de tikveşli olacaktı -altın gaymaklıı tikveşşliiiiii- batırıp batırıp yerdik ohhh… Çatana Klak Klak da ne kadar usta bir şoför olduğunu Tunus caddesindeki nehirden geçerken bize kanıtladı! Kamil Tropi başarı ile tamamlandı… Ardından Volkan devraldı koltuğu… O da açtı ama pide yemedi… (O pidenin geri kalanına ne oldu????)
Geri dönüşümüz de var tabii… Önder kardeşimin “hadiii görüşürüz” deyip de hepimizi ikişer kez öpmesi ayrı bir kaosa sebep oldu! Aynı arabada gidecek herkes birbirini öpmeye başladı!!! Sonra toparladık durumu  Bindik arabayaaaa…. Ahmet arabaya biner binmez “Lunaparka en son ne zaman gitmiştiniz?” diye sordu. Biz kekler cevap verdik sırayla.. Ardından “Peki çarpışan arabalara binmiş miydiniz?” sorusu gelince ben durumun vehametini anladım  Ahmet ve ko pilot Önder önde, arkada ise bizler, çıktık yola… Kazara girdiğimiz bir su birikintisi (Yapay göl desek daha doğru olacak ya da yol kılığına girmiş göl) Ahmet’in sileceklerin nerden çalıştığını bulmasını sağladı!!!!  İkinci su birikintisine de aynı süratle girilmesi sonucu motordan dumanlar çıkmaya başladı… Yanda kırmızı ışıkta duran bir arabanın içindeki adamın gözbebeklerini unutamıycam ben! “Anaam araba yanıyooo!!” Biz de içerde yanıyomuş gibi yaptık ya  O da takdire şayan bir hareketti! Ortamın en yaşlısı olarak benim başı çekmem de eshef vericiydi ama bunu eshefle karşılayan sadece bendim galiba  Ankaranın kanalizasyon karışımının içinden de geçtik Atatürk Bulvarında… Misss bir koku motorda yanarak koktu bunumuza. Bir kişiyi saygıyla da andık mı? Andık!!! Köstebek yuvasına dönen Ankara için bir dakikalık saygı duruşu lütfen…
İşte böyle bir geceydi yaşadığımız. Ben hala gülüyorum yerimde oturmuş… Laaaa laaa laaaa hmmm hmmmm la la la laaaaa looo mana mini mono munu münüüüü la la looo laaaaa!! Aaaaa la la laaaaa! Ne mi yapıyorum? Perşembeye ses ısındırma egzersizleri yapıyorum tabii ki! Makber okurum diye düşündüm! Aaa ya da dönülmez akşamın ufkundayım! Ya daaaa ne me kitte pas söylerim! Sözlerini de didemciğim yolllar bana! Ne de olsa daha önceden yollamışlığı var değil mi??!!!
Bu günü bir de Ahmet’in silecekleri kullanmasını keşfi günü ilan ediyorum! Ayrıcaaa eklemek isterim ki Ahmet “4′lüleri yakalım” dediğinde Önder 5′lileri yaksak da kar etmez oğlum silecekleri kullansana beee!” muhabbeti sırasında telefonla konuşuyordum ama kaçırdım sanmayın! Hay yaahu halaa gülüyorum ben muhaahaehhahehahhhahahah!!!!
29 Eylül 2006, Zeus’tan posta var! Pandora!
Nietzsche’ yle vakit geçirdim gece gece ve Pandora’ sının satırlarına dikildi gözlerim; faltaşı gibi oldular! Zeus’un başının altından çıkmış herşey!!!! Ey Zeus! Reva mı bu bize??
“…Şimdi mutluluk kabını her zaman evinde tutar insan ve bir hazinenin bulunduğunu zanneder bu kabın içinde; onun emrindedir hazine, uzatır elini canı istedikçe; çünkü bilemez. Pandora’nın getirdiği kabın kötülük kabı olduğunu ve geride kalan kötülüğün mutluluk veren en büyük şey olduğunu zanneder, umuttur o. Zeus öteki kötülüklerden de fazlasıyla eziyet çeken insanın yaşamı kestirip atmamasını hep yeni eziyetler çekmeye devam etmesini istemişti. Bunun için insanlara umudu verdi: aslında kötülüklerin en kötüsüdür umut, çünkü insanın çektiği eziyeti uzatır”
Ey Zeus, yolladın bize bu kutuyu,
Hiç merhametin yok mu?
Bir çare bulsak…
Ya da son seçenek bir geliver,
Çünkü şimdi farz oldu…
Bu naciz kutuyu gözüne(!) soksak!!!
Created By, Kafasıhunili
27 Eylül 2006, Günlük,Kitap,Film derken Hayyam…
Biraz evvel dolabımı düzenlerken iki defter geçti elime. Yaklaşık bir buçuk sattir odamın bir köşesinde yerde oturmuş, bu defterlerin içinde buldum kendimi… Geçmişimle ilgili o kadar çok şey sığdırmışım ki satırlarına! Günlüklerim… Orta okul sırasında matematikten geçersem alınacak gitarın hayalleri ile yazmaya başladığım ve bir haziran akşamüstüsü’nde, sayfabaşı’nda bir hoşçakal ile yazmayı noktaladığım günlüklerim… İşte şimdi de buraya yazıyorum… Bugün de bunu konuştuk Sıdıka’m ve Turna’mla… Rahatlatıyor bu blog işi… Dünyaya açılan bir günlük… Belki de tam anlamıyla açamadığımız; okuyan anlar elbet dediğimiz, iç dünyamızın yansımaları ya da yanılsamaları… (Bkz.Paul Auster, Yanılsamalar… Nasıl ki David Zimmer hiç ummadığı anda bir mektup alıyor, belki bize de böyle olur! Belli mi olur? Gerçi biz kitap yazmıyoruz kaybı bulmak adına ama biz de yazar’ız neticede?)
Bir de yazı buldum son tuttuğum günlük içinde, “Cyrano idi onun adı, çok şey olayım derken hiçbir şey olamadı.”
Aaa hadi bakalım kitaplarla bitireceğiz madem bu bloğu, işte bomba bir haber. Gerçi kitapların filmleri beklediğimiz kadar etkileyici olmuyor ki bu da beklentilerimiz doğrultusunda hayal kırıklığı yaratabiliyor bünyede! “Koku” desem hatta Patrick Süskind desem? Filmi güldür güldür geliyor desem!! Haa Türkiye’ye ne zaman gelir artık bilemiyorum  Hayatımda okuduğum en etkileyici roman’ ın filmini izlemek gerçekten keyifli olacak…
Eh artık bir babayiğit de şu Semerkant’ı ya da Alamut Kalesi’ ni film yapsın da alalım kırmızı şaraplarımızı, izleyelim… Ne demiş Hayyam?
“Bulut geçti, gözyaşları kaldı çimende
Gül rengi şarap içilmez mi böyle günde
Seher yeli eser yırtar eteğini gülünün
Güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün”
26 Eylül 2006, Canım Mösyö’m Mete’m..
Mösyö Mete!!…
Onu anlatmak için kafamdaki kelimeleri sıraya dizmem gerekecek… Gönlü zengin diye başlayabilirim ilk olarak! Öyle ki ummadığınız zamanlarda ummadığınız şekillerde yardım eli uzatabilir size… Dünya üstünde böyle bir insan kaldı mı diye kendi kendinize oturup düşünür ve cevabını da “evet varmış dünyada ve işte burada!” şeklinde verebilirsiniz!…
Beraber buluşmalarda gözlerinizin aradığı bir insandır… Bir de bakmışsınız ki bir taraftan kahkahalar yükseliyor! İşteeee Mete buradaaaa! O kahkaha tüm içtenliğiyle iliklerinize kadar işler! Diğer kahkahalardan ayıran bir sıcaklığı vardır! Derken umulmadık bir anda bir Afrika dansı başlar; aaa bir de bakmışsınız ki Afrikalı olmuş Mete ile dans ediyorsunuz! Böyle yedi renk gibi bir insandır Mösyö’m! Her renge uyumlu bir yedi renk… Öyle ki ön provasız bir salsa show yaparken bile bulabilirsiniz kendinizi onunla  Ardından da tebrikleri alırsınız tabii
Kimi zaman gülümsemesinin altında bir hüzün görürüm, tanıdık… Ama o da ben gibidir bilirim… Dert benim, tasa benim; içimde kalsın dertler tasalar!… Kime ne onlardan, onlar benim; onların değil…
Başta da dedim ya! Kelimeleri toparlamak zor! Araya zaman da girse ya da insanlar zorlasalar da hayatın gidişini; birarada olmak güzel Mösyö’m… En kısa zamanda görüşmek üzere…
25 Eylül 2006, Siyaha Çalan Pembe…
Yalanlar bence pembe olmalı zorunlu söyleneceklerinde… Siyaha çalan pembe olmamalı! Hele ki seviyorum dediğine söyleyeceksen dosdoğru olmalı; yalan olmamalı… Olmamalı ki sana verilen değer, değer olarak kalsın yerlerde sürünmeden… Yerlerde sürünmesin ki güzel hatırlansın… Hatırlandığında yalan olmasın… Ama öyle olmuyor mu? Saygı duyman gerektiği bir anda birden saygı duyulmayacak raddeye geliş bu değil mi? Saygı duyduğun insanın siyaha çalan pembeleri… Üste yakışmayan, siyaha çalan pembeler…
Bir insanı yücelttiğinde olduğu yerden çok daha aşağılara inişinin hikayesini okudum ben; satırları takip etmeden; sayfaları çevirmeden… Bu kitabı okurken, arkasını çevirip de okumadım; kitapla ilgili fikir sahibi olmam gereken o bölümü… Oysa belki diğer yazarların da eleştirileri vardı orada ya da o kitabı okumadan bir kenara koyabilmek için bir şansım… Ama olmadı işte kitap bitti… Tüm güzellikleri siyaha çalan pembe yalanlara boğarak bitti…

25 Eylül 2006, Pazartesiee Hobbaa!
Hahhh haaaaa!!! Açtım Berberi müziğimi yerimde sallana sallana blog girişi yapıyorum  Sıdıka’cığım bilgisayarında masa üstüne bakarsan sana bir hediye bıraktım oracığa  Artık sen de dinleyip sallana sallana blog girebilirsin canım!! Özellikle “Fable” adlı parçada blog girmek gibisi yok!
Akşamüstü o kadar çok güldüm ki yanaklarım halen ağrıyor!! Telsiz Turna’m ile Çatana Klak Klak ve sevdiceğine nazır koltuklarımızda krizler geçirdik gülmekten  Mağazada bir ürünü göstermek için verdiğimiz örnek de takdir edilesiydi doğrusu  Çatana K.K. sevdiceğini tuzladı!! Ahahaahahhaahahhhh!!!! Allah nazarlardan saklasınnnnn! Amin! Şu sıralar Katarak üyelerimizden Sıdıka “m halinde” (insanın master hali oluyo bu) olduğundan kelli toplantılarımıza katılamamaktadır…
Bir Pazartesiyi daha yedik bitirdik! Çabuk mu geçti yoksa artık bana mı öyle geliyor bilmiyorum! Başladık yine Pazartesi-Cuma diye
23 Eylül 2006, İçimizdeki Yaratık ve Tango
Sıdıka’m bana dedi ki “Bazen düşünüyorum da senin içinde bi yaratık var. Sevimli bişey. O yaratık içerde kapalı kalıyo. Yaratıcılığını yeterince dışa vuramazsan; yaratık sevimlilikten çıkıyo… Daha fazla şey üretmen lazım senin! Bir tür sanatçı deliliği teşhisi koyuyorum sana…”
Vay beee dedim kendi kendime… İçimde yaratık varmış da haberim yokmuş  Ama iyi birşey bu içimde olması durumu. Evde besleseydim annem izin vermeyebilirdi  Sevgili yaratığım şu sıralar “kimle tango yapabilirim acabaaaa??” diye tepiniyo içimde ve yaratıyo doğal olarak  Elbise askısı, şişme bebek, nota sehbası vs… Üretiyo da üretiyo… Sonuç? Sevimlilikten çıkmış yaratık tabii ki!!!!  Ben kendi kendime yeterim gari! Kendim kendime de tango yapabilirim bunu tüm dünyaya ispatlıycam herkes gününü görecek haayttt! Konu yaratıktan tangoya dayandı yine bak ki!! Yok yok… Aşısı falan yok mu bu zıkkımın? Tango Sakinleştiricisi! “Tango Fort” Eczanenizden ısrarla iteyiniz!… Yan etkileri: Yerinde sallanma, istem dışı ayak hareketleri, yana doğru net adımlarla yengeç yürüyüşü…

22 Eylül 2006, One day..I believe..I hope..
One day… One day I’ll find… When the music play… I’ll start to dance… I believe… One day… My dreams can come true… I believe… I feel…
Gotan Project sing for me tonight… “Una Musica Brutal“…
“descubrimos vos y yo
en el triste carnaval
una música brutal
melodías de dolor
despertamos vos y yo
y en el lento divagar
una música brutal
encendió nuestra pasión
dame tu calor
bébete mi amor”
21 Eylül 2006, İlk Konserimiz…
Evet Kataraklar ilk konserlerini verdiler
Şaka bir yana gerçekten hoş bir dinleti oldu arkadaşlar! Bu ilk oldu ama son olmayacak! Temenniiim bu yönde… Repertuarımızı genişletelerek halk konserleri vermeye başlasak mı acaba??? Belki yurtdışına bile açılırız! Ne bileyim işte gidelim İtalyada bir konser verelim derim ben! Hayır yani gittim biliyorum ben oraları; arkadaşlar da var hazır yardımcı olacak  Hattan düşmemişse yardım eder herhalde  Yahu huni, terlik, adobe acrobat reader-writer derken daha bunlara neler eklenecek diye düşünmeden alamıyorum kendimi  Ahahahahahah!!!! Yalnız bir sorunumuz var ki o da şu; bizim grubumuza acil bir isim bulmamız gerekiyor… İsimsiz grupla değil yurt dışına, kapının dışına bile çıkamayız  Hadi bakalım yaratıcı fikirlerinizi bekliyorum güzide müzik grubumuz için!!! Benim bulduğum isimler şöyle:
a) Dış Kapının Mandalları
b) Ahanda Biz
c) Çatana Klak Klak
20 Eylül 2006, Identites, Idir…
Yeni bir albüm daha! Literatüre girişini sağlayan sayın Mösyö’m! Merci!
Sanatçı abimizin ismi “idir” Bir çok sanatçıyla ortak çalışmaları mevcut bu albümünde. Tür olarak “Berberi” müziği icra ediyor kendileri  (Berberi: Kuzey Batı Afrika yerlileri. Araplardan çok daha önce yerleşmişler bu bölgeye. Hatta Trablusgarp Savaşında Ulu Önder Mustafa Kemal ile birlikte hareket etmişler ve savaşın kazanılmasını sağlamışlardır!) Albümde favorim “Tizi Ouzou” adlı şarkı. İnsanda hem ağlama hem de ağlaya zırlaya göbek atma isteği uyandırıyor bu şarkı! Biliyorum tezat bir durum oldu ama ciddiyim ben  Ağlayan dansöz  Neyse konuyu dağıtmayalım değil mi. Çok güzel, dinle güzelleş  (Çok iyi bitirdim di mi?)
18 Eylül 2006, KATARAKLAR
Eveeet, yeni bir oluşumla karşı karşıyayız sayın seyirciler! Karşınızda Kataraklar!Kimdir bu kataraklar? Ne yer ne içerler? Nerelerde karşımıza çıkarlar? Misyonları-vizyonları nedir bu Katarakların? Hemen izzeh etmek isterim… Katarak’ lar züğürt dayanışma kuruluşudur. Adı üstünde katarlar! Mesela diyelim ki Kataraklardan birinin dolmuş ya da otbüs parası çıkışmadııııı! Hemen tüm kataraklar ellişer yüzer katarak denkleştirdikleri parayı zorda olan üyeye verirler. Böylece yolda kalan katarak üyemiz gideceği yere rahatca gider. Hatta fazla bozuk para denkleştirilmişse üstü ile simit alınır ki yolcu Katarak yolda yesin diye…
Diyelim ki Kataraklardan birinin fön parası mı yok! Hemen üyelerimizden en yakın katarak olay yerine intikal ederek yardımcı olur! Kataraklar ara sıra (!!!!!) nezih yerlerde yer içerler (!!) Bunu yapma sebepleri “tok gerçekten açın halinden anlar mı anlamaz mı?” bunu ispatlamak içindir. Deneylerimizde üyelerimizden bazılarına bu nezih mekanda yemek yedirilmemiş ve yutkundurulmak suretiyle aç bırakılmışlardır! Böylece ikinci bir araştırma sahası olan “biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar mı?” tezini de ispatlamaya çalışan üyelerimiz kıyametin kopmadığını ve tokun açın halinden anladığını ispatlamıştır! Yutkunan üyelerimiz elle beslenmiş (isteğe bağlı kaymaklı-kaymaksız mozaik pasta ile) ve mutlu bir Katarak üyesi olma ayrıcalığını taa derinden hissetmişlerdir!
Kataraklar olarak düzenleyemediğimiz bir çok etkinlik de bulunmaktadır! Yine züğürt bir oluşum olmamızdan kaynaklı panayır, manayır, kokteyl, cart-curt toplantıları düzenleyemeyen üyelerimiz buna da bir çözüm yolu bulmuşlar ve denkleştirdikleri bozuk paralar ile gazete üstü poğaça-simit-çay üçlemesi partileri vermişlerdir. Öyle ki bu toplantılarımızda, simidin gazete üstüne dökülen susamları bile parmak nemlendirilerek teker teker toplanıp yenmektedir. (Gazeteler ikinci bir kullanıma hazırdır. Kataraklar tasarruf nedir bilir!)
İlerleyen günlerde oluşumumuzla ilgili bilgiler akmaya devam edecektir. Son olarak sizlere Katarak kurucu üyelerimizi tanıtmak isterim;
Kafası Hunili
Sıdıka Saka
Telsiz Turna
Çatana Klak Klak
Katılmak isteyenlerin bilgi vermelerini rica ederiz  Sloganımız herzaman aynı! “Züğürtsen Katarak, Zordaysan Koşarak!”
18 Eylül 2006, Oda Finitto!
Odamı temizledim….
Artık geriye tek bir toz bile kalmadı… Kapının önüne eşya yığdığınızda ev ahalisinden de yardım alamıyorsunuz  Özelliklede yatağı bir taraftan diğer tarafa çekmeye kalkışıp da “ıhgg!” dediğinizde içinizden yardım istemek geliyor ama gözünüz kapıya çevrildiğinde bir kere daha “ıghh” diyorsunuz  Çünkü kapının açılması imkansız! O anda acaba odada yangın çıksa ne olur sorusu geçiyor kafanızdan  ben o kapının önünü boşaltıncaya kadar orta ateşte hafif pişmiş olurum herhalde! Servise hazıırrrr afiyet olsun  Odada ebru buğlamanız hazııırrrr!  Bu oda temizliği ardından geriye tek birşey kaldı! O da hallolacak bakalım hayırlısıyla!…..
Vatana millete hayırlı olsun! Odasını en sonunda toplayan bu kıza bir alkış istiyoruuuummm!
18 Eylül 2006, Suki ve Can’a mutluluklar!
Öncelikle Şükran ve Can’a bir ömür boyu mutluluklar diliyorum… Güzel bir nikah ve ardından da gecesinde muhteşem bir eğlence oldu! Gece onların mutluluğunu izlerken 2 sene öncesi geldi aklıma… İlk tanıştıkları gece… Hiçbirimiz ihtimal vermemiştik belki ama 2 sene içinde çok yol aldılar ve bugün de evlendiler!
Bugün eski tayfamızı yine eksizksiz ortamda görmek de harikaydı! Eksiğimiz yoktu  Mösyööö! Salsa için teşekkür ederim sana! Ortalık kopmuş haberimiz yok  Ahahah! provasız anca bu kadar oldu  Kurtlarımızı iyi döktük! Hele gelinimizzzz! Aramızda en fazla döktüren de o oldu galiba  Beni bile solladın ya Suki! Gül için de teşekkür ederim
Çooook ama çook güzel bir düğündü! Bir sonraki randevu için grupça karar alındı  Birinin evlenmesini beklemeden toplanılacaaaaakkkk!!!
17 Eylül 2006, Tango tango tango!
Hay milonga de amor
hay temblor de gotán
este tango es para vos
Hay milonga de amor
hay temblor de gotán
Hay milonga de amor
Este tango es para vos
Hay milonga de amor
hay temblor de gotán
este tango es para vos…..
Ps: Yok arkadaşlar bu böyle olmayacak! Hastalık gibi bu tango yapma isteği!
16 Eylül 2006, Aramızdaki Cevher…
Canım kardeşim Devos!
Seni fotoğrafçı ilan ediyorum başın fena halde dertte  )) Yanlış meslek seçmişsin bre! Çekmiş olduğun güzide eseri buraya koymak da farz oldu
Hele bir de Turna’mın fotoğrafı var ki!!! Vallahi Neyşınıl Ceografik’e kapak olur yani
Arkadaşlar ne cevherler varmış aramızda da biz farkında değilmişiz
15 Eylül 2006, Bir Şiir…
Rüzgarlar okşuyor gezdiğin yeri
Her yanda bir veda hicranı kaldı
Beni bıraktığın o günden beri
Geceler uzadı günler uzadı
Bir son nefes sanki şu esen rüzgar
Kalbim terk edilmiş bir yaprak gibi
Paslattı ruhumu şimdi sonbahar
İçimde bir his var ağlamak gibi
Bir cafe’nin duvarında çerçevelenmiş eski bir gazetede yazıyordu bu şiir.. Çok hoşuma gitti paylaşmak istedim.
13 Eylül 2006, I’m Back!
I’m back!! Ben size ne dediimmmm?? Ne dediiimmmm!!! Dönüşüm muhteşem olacak demedim miiii????  Evet kaptık birinciliği geldik… Çok ilginç bir duygu bu gerçekten! Bir daha madalya törenlerinde ağlayanlarla dalga geçmek mi? Yoo kesinlikle geçmem herhalde  ) Herkes bu mutluluğu hayatında bir kere yaşamalı diye düşünüyorum  ) Her yönden tabii  Ahahahah!
05 Eylül 2006, Bir sonraki blogda görüşmek üzere…
Gidiyorummm… Uzunca bir süre buralarda olmayacağım… Dönüşüm ise muhteşem olacak  Bu kadar yorgunluğun üzerine sizlere güzel haberler vermek istiyorum döndüğümde!
Bir de bakmışsınız ki taa oralardan da blog patlatmışım  ) Eee artık yazarım yaradana sığınıp gördüklerimi, yaşadıklarımı  )) Ayy çok acıklı bir blog oldu bu  Mesela şimdi giderken ölürmüşüm “rahmetli blog’a da yazdıydı” dersiniz  )) Şu anda herkesin “aman be sus aaa! tööbee! tööbeee! ağızından yel alsın aaaa!” şeklinde nidalarını duyar gibi oluyorum  Ama arkadaşlar eğer ölürsem nereye gidip benimle iletişime geçeceğinizi biliyorsunuz  )) Aahahaha!!! Yahu ben öteki taraftan bile blog yazarım size, hiiç merak etmeyin. Hem daha bi şekil olur oradan yazdıklarım oooh sıcak sıcak, cayır cayır, fırından taze blog  ))
Vasiyet gibi blog oldu vallahi!  )) Misketlerimi abime, kıyafetlerimi kimsesizlere, Dinamit’ciğim senin neleri alacağın belli zaten, zamanında söylemiştim sana  )) Hadi kalın sağlıcakla. Beni özleyin! (Helvam fıstıklı ve tereyağlı olsun emi!)
03 Eylül 2006, Leziz Kamp Bitti…
Son günlerde girişmiş olduğumuz pijamalı kampımız bitti. Ağızlarımız kayık haline geldi gülmekten! Gece yarılarına kadar masaya yatırdığımız konular sayesinde yeni bir literatür sahibi olduk  Arada bir düzenlemek lazım geliyor böyle kampları. Fekat dikkat edilmesi gereken bir takım hususlar var ki onlar da muhabbeti şenlendiren mamaların tüketimine dikkat edilmesi! Düzenlemiş olduğumuz bu kamptaki yiyeceklere kimse dil uzatamaz kesinlikle; hepsi harikaydılar gerçekten! Çoğunluğunu kurubaklagil zeytinyağlıların oluşturduğu bu yiyecekler sayesinde eve uçarak bile gidebilecek bir kapasite sahibi olunabiliyordu mesela  Aaa bir de roka vardı ki masanın sultaanı  Yeşilliklerle arası iyi olan arkadaşlarım dürüp dürüp yediler (Bkz.Sıdıka the Roka Dürer) Turna’mın şipşak muzlu pastası da harikaydı es geçmek olmaz. Sıdıka’mın piyazı da muhteşemdi olsa yine yerim! Yalnız farkında olmadan sürekli önümüzde olan (beni takip ettiğini düşünmeye başladım bi ara) cips tabağı yüzünden suratımın hiç çıkmayan yerlerinde de sivilce sahibi oldum! Uzun kardeşim 150 gram da kuruyemiş aldı aaaa! 150 gram bizi 3 gün götürdü  )) Bir sonrakine “ordan bize 5 fıstık, 3 leblebi, 6 gabak çekirdeeee tart amcaaa ” şeklinde istekte bulunucaz  Kampın son günü karşı apartmandaki kına gecesi de kampımıza ayrı bir renk kattı ne yalan söyliyeyim. “Datdiri dat diriii dongidii don gidii diririririrriiiiiiiiiii” elektro saz ve akabinde gruba eklenen ve sanırım “sazdan benim davulun sesi duyulmuyo mu ne?” diye düşünüp davula abanan davulcu… Adam ramazan öncesi provasını aldı o gece. Bizim sokaktan geçerse tanırım ben o zatı  Düşünerek açılan televizyon (alet ilk önce bi düşünüyo açılsammm mııı açılmasam mıııııı? Dur lan bunlar şebek oldular iyice ben biraz daha inat ediim dercesine), oldukça yüksekteki mutfak dolapları, akordeon çalabilinen tuvalet-banyo kapıları, Uzun’un çeyizleri (Bkz.Umut Yığını), kısaca yine unutamayacağımız bir kamp dönemi  Uzun kardeşime buradan onun tarzında teşekkür etmek istiyorum: HEYY DOSTUMMM HERŞEYYY İÇİNN TEŞEKKÜRLEEEEERRR!!!
Kamp Katılımcılarımıza sertifikaları en kısa sürede verilecektir
02 Eylül 2006, Fedakarlık Çuvalı…
Her insanın bir fedakarlık çuvalı vardır… İster istemez elini çuvala daldırmış bulur kendini… Vazgeçmek de vardır bu çuvaldaki fedakarlıkların arasında ki en az kullanılanıdır… Ele geldiğinde, tekrar çuvalın içine bırakılan türdendir… Ama öyle bir zaman olur ki bu fedakarlığı yapmak zorunda kalırsınız, içiniz acıya acıya… Karşı tarafa göre bu “çıkarılamamış bir ders” tir. Ama asıl gerçek bilinmemelidir; vazgeçmek fedakarlığının o an için gerektirdiği “saçmalamalar” ve “kafada kurmalar” arkasına sığınılmıştır çünkü. Karşı taraf bilmez ki! Bu vazgeçiş, yorgun bir kalbin tam doğrulacakken tekrar iki büklüm olma korkusu vazgeçişidir… Demiştim ya az önce, insan fedakarlık çuvalına elini attığında bu “vazgeçmek” eline gelince tekrar bırakır diye; işte geri dönüşü çok zor bir fedakarlıktır bu… Neticesinde kaybedilen bir tebessüm’dür, yakınlıktır ve hayatınıza hep dahil olmasını istediğinizdir… Fakat “vazgeçiş fedakarlığı” böyledir, kaybedersiniz… Geriye bir sakız falı kalır, ona da bakıp gülümsersiniz,
“Ona gülen gözlerle baktın
İyi bir intiba bıraktın
Yanmaya hazır kalbinde
Parlak bir kıvılcım çaktın”
01 Eylül 2006, Vuelvo Sur…
Bir bünye için en güzel şey müzik, soft bir ışık, yeni yakılan bir sigara ve fonda Vuelvo al Sur… Kapattım gözlerimi, şimdi orada bir yerlerdeyim..
Vuelvo al Sur
Como se vuelve siempre al amor
Vuelvo a vos
Con mi deseo, con mi temor
Llevo el Sur
Como un destino del corazon
Soy del Sur
Como los aires del bandoneon
Sueño el Sur
Inmensa luna, cielo al revés
Busco el Sur
El tiempo abierto y su después
Quiero al Sur
Su buena gente, su dignidad
Siento el Sur
Como tu cuerpo en la intimidad
01 Eylül 2006, İtalya Hazırlıkları
l’Italia lo attende!!!!!! Sto venendo!!!!
Sono spiacente circa il mio italiano difettoso  Provo ad imparare  Forse un giorno parlo bene. Uso il luogo di traduzione dei pesci de Babele di altavista per questo blog!
Arkadaşlar gördüğünüz üzere gitmeden geliştirmeye çalışıyorum İtalyancamı! Ama çok güzel yaaa ooofffff… Cidden rüyaaa gibiiiii oyy oyyyy!!!….
01 Eylül 2006, Natasha Atlas…
Kesinlikle süper bir ses ve süper bir yorum! Her defasında büyüleniyorum… Çıkardığı her albümün lezzeti bir diğerinden farklı ve ilginç… “Mish Maoul” albümünde ise özüne dönüş yapmış yine… Onunla aynı sahnede göbek atma şerefine nail olmuş ben; bir sonraki konserini dört gözle bekliyorum… Sahnenin kenarında oturup o muazzam sese mırıldanarak eşlik etmiş ben ve gözgöze gelişlerimizde tatlı tebessümlerle beni karşılayan özel insan Natacha Atlas!… Albüm favorim “Oully Ya Sahbi“, cidden farklı… Chillout desen değil, arabesk desen değil… Damar desen? Evet kesinlikle damardan alınacak bir şarkı diyelim biz buna…

01 Eylül 2006, Beyin Çözümlemeleri…
Puufff….
İnsan psikolojisinin insana ettikleri gerçekten inanılmaz!!! Bir anda beyne toplanan düşüncelerle karıncalanmanın başlaması; avuç içinin ve sırtın terlemesi; ellerin titremesi; yanakların cayırr cayıır yanması; hareket etme isteği (volta atma) ve aklıma gelmeyen davranış öbeği! “Ya gerçek olsaydı?” Offff…. Evet gerçeklik payı düşünüldüğünde bünyenin kaldıramayacağı bir enerjinin ruh ve bedende vuk-u bulacağı şüphesizmiş ben bugün bunu kendimde gördüm!! Bu beyin nasıl birşeydir ki böylesi deliler gibi çalışıyor? Araştırdım tabii, boş durmadım ve nette bulduğum makaleden kısa bir alıntı geliyooooorrrr;
“Beynin çalışması uzmanlar tarafından üç temel bölüme ayrılmaktadır;
*Bilginin girişi
*Sentezleme ve kıyaslama
*Çıkış ve eylem

Yapılan onca araştırmaya rağmen, beynimiz hakkında elimizdeki en yoğun bilgi birikimi “bilginin girişi – çıkış ve eylem” safhalarına aittir. Beynin bir bilgiyi nasıl sentezlediği, kıyaslamaların neye dayanarak yapıldığı gibi noktalar halen muammadır.
Beynin çalışması pek tabi ki sinir sistemi ile doğrudan ilişkilidir. Sinir sisteminin bütün bölümleri beyin ile sıkı bir ilişki içerisindedir ve bir bütün olarak çalışır. Uzmanlar tarafından bugün sinir sistemi “çevresel” ve “merkezi” olmak üzere iki gruba ayrılır, bütün sinir hatları birbiri ile inanılmaz bir uyum içerisinde çalışmakta ve beynin bilgi akışını ustaca biçimlendirmektedir.”
Şimdi bünyeye uyarlayacak olursak, (AÖF Ders anlatımı gibi oldu bu ahahah)
*Bilginin girişi (Turnam’ın veri aktarımı)
*Sentezleme ve Kıyaslama (Terlik-Şort-Gömlek-Bingo!)
*Çıkış ve Eylem (Gidiyorum ben, tutmayın,heeyytt!)
Yalnız burada çok önemli bir konuya değinilmişşş, bakın ki ne diyor? “Sinir Sistemi” ile doğrudan ilişkiliymiş beynin icraatları  Eh şimdi benim sinir sistemimin şu ara yaptığı fazla mesailer sonrasındaki halini hepimiz yakından takip ediyoruz değil mi? O zaman ben fazla kurcalamasam iyi olacak kendi beynimin çalışmasını ve takiben meydana gelen hareketsel davranışların enteresanlığını! Haksız mıyım  ))))
24 Ağustos 2006, Tırtık tırtık nereye kadar?
Bürokrasiiii nediiiiirrrrr?? Güvedir! Evet vallahi billahi güvedir! Özellikle insanın ruhunda gezinen bir güvedir. Ruhunu kemirir , kafayı yedirir! Günlerdir kendimizi bir bürokrasi ağının içinde bulduk… Yok böyle birşey! Yani bir biletten kar edersin de 100 € mu kar edersin be şirket? Devletin parasını yemekten başka nedir bu?
Evet arkadaşlar bir devlet kuruluşuna kazık atan bir acenta’nın öyküsü bu. Devlet kurumuna verdiği hizmete 100 €’cuk kazık atmışşş, ne olacakk kuzumm aaaa!!! Şimdiiii küçük bir matematik işlemi yapalım dilerseniz! o 100 €’yu 12 ile çarpalım! Kaç ediyor? Aaa 1200€ ediyooooooorrrr! Waşşşşş sayın seyircilerrr! Amerika’ ya kışın gidilebiliyor bu parayla! (Bu kış Amerika mı? Why not?) Hem de gidiş dönüş bilet fiyatıdır bu! İnanılmaz değil mi? Şirketin adını buraya yazmamak için nasıl zor tutuyorum kendimi bilemezsinizzz! Ama ağızdan ağıza yayılacak bu! Devlete bir turizm acentası tarafından atılmaya çalışılan kazık, dönüp dolaşıp onların sindirmesine gerek kalmadan çıkış kapısını bulacaktır… (Peehh amma kinaye yaptım bre!)
Doldum da kusura bakmayın…
24 Ağustos 2006, “80048820″
Bu sayıların yanyana gelmesinden nefreeett ediyorum been! özellikle genişletilmiş olan 80048869′ u görmekten de nefret ediyorum! Heleeee bu sıralar sürekli görmekten nefret nefret ediyorum! Ama sağlam bir kalaylamadan sonra kaçıyolar  Ben bunu gördüm

23 Ağustos 2006, Güzel ama arak!
Uyumlar kayboldular
Gözyaşı kuş oldu uçtu ayrı dünyalara
Dinlendim filizlendim
Başkaları girmedi hiç hayatıma
Üzülmek mi dogru yoksa sevinmek mi
Ayıramam kendimi kendimden bile bile
Uzadı yol çatallandı
Gönlüm bi hoş oldu hayıflandı
Sevgiler yağmur bekler
Tek bir güneş hiç bir şeye yetmez ki
Ölmek mi dogru yoksa yaşamak mı
Ayıramam ayrılığı ayrılıktan bile bile
Ufunetler çıkın gidin gözlerimden
Aşık bekler beni en mahrem yerinden
Koklayamam duyarım ayrı kalmanın cinnetini
En derinden
Ufunetler çıkın gidin düşlerimden…
Düşlerim bir başkaydı
Ne oldu da içinde karalar açtı
Şarkı çok güzel ama bir yerden arak gibi duruyo… Sanki başlangıç White Lion “When the children cry” ı andırmakta.. Bakın hep birlikte söyleyelim
Little child
Dry your crying eyes
How can I explain
The fear you feel inside…  Hmmm demek ki bu yüzden sevmişim bu şarkıyı ben  )))))
23 Ağustos 2006, Hunili Kitaplık…
Size bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Yazarı Nermin Bezmen; Kurt Seyt ve Shura… Bir tarih bu kadar güzel mi yedirilir bir kitabın içine? Sıkılmadan, bıkmadan okunabilecek bir kitap bu. Özellikle okumayanlar varsa dikkat edilmesi gereken bir durum var. Benim tamamen şans eseri oldu ki kitabın son sayfalarına bakmamıştım. Son sayfalarda fotoğraflar var. Bırakın da hayal gücünüz işlesin ve bakmayın o fotoğraflara. Shura’ yı ve Seyt’ i hayalinizde kendiniz yaratın. İnanın pişman olmayacaksınız…
“Var mı böyle sevdalar?” Kitabın başında soruyorsun kendine “sever mi bir erkek böyle?” Aklı almıyor insanın… Hele ki varlığına tüm kalbinizi adadığınız, gerçekten inandığınız bir sevgiyi kaybettikten sonra, bir kitapta okuduğunuz satırlar hayrete düşürebiliyor mantığı… Tekrar soruyorsunuz kendinize “Bir erkek sever mi bu kadar cesur, bu kadar içten, bu kadar açık?”
Kitaptaki bilgilerden yola çıkarak edindiğim bilgiler de ayrı bir yenilik oldu benim için. Ailemin seneler öncesinde bolşevik ihtilali sırasında Batum’dan kaçıp Sinop’ a geldikleri gibi… Hatta orada yaşayan akrabağlarımız bile olması beni hayretlere düşürdü diyebilirim
Sıradaki kitap Gabriel Garcia Marquez’ e ait. “Yüzyıllık Yalnızlık” Kendimi hazırlamaya çalıştığım kitaplardan bir tanesiydi ve yakında evet çok yakında başlıyorum bu güzide eseri okumaya.
Mantı partisinden seçmeler…
Mantı Partisi Özetler…İki koca tencere mantı yendi! Hepinizi tebrik ediyorum ki mantı suyunu içmeye hak kazanan kimse olmadı aramızda  Sarımsaklı yoğurt yemeyenleri takip edemedim ama kasedeki sarımsaklı yoğurdun bitmiş olması beni sevindirdi  Demek ki ne yapmışsınııızzz? Yemişsiniz, tebrikler!
Mantının çok yenmesi ve hızlı yenmesi ardından herkes ilk etapta şiştiğinden bir uyuşukluk söz konusu oldu ama ardından hızla başlayan tabu bizleri hareketlendirmeyi ve şişkin midelerimizi unutturmayı başardı  Tabu’ da geçen dialogları da geçmek farz oldu:Beko: Suyu nereye sıkarsın?
Özge: Çiçeğe?
Beko: Ne su ister?
Didem: Kadın?
Beko: Su ne ile sıkılır?
Özge: Hortum!
(Bu arada ben dalmışım bi baktım ki Gülşen kahkahalarla tepinerek ayaklandı; o sırada Didemle gözgöze geldik! Eh kopmak farz oldu! Hortum yaaaa!!!)Didem: Anan seni kaç kere doğurur?
Özge: Bir kereeee!
Didem: Peki baban?
Özge: Dokuz doğuruuuur! (Yanıt dokuz doğurmak!)
Selçuk: Bööle her tarafı suyla çevrili!
Ebru: Adaaa!
Selçuk: Senin gitceen yer?
Ebru: İtalyaaa!
Selçuk: Hah yakın oraya!
Ebru: İngiltere!
Selçuk: İngiltereli?
Ebru: İngiliz!
Selçuk: Kapı
Ebru: İngiliz anahtarı!!!!
Gerçekten çok eğlendik yine! Katılımı için herkese çok teşekkür ediyorum canım arkadaşlarım! Bu arada Kıbrıs kahvesi ile nasıl fal bakabildiğini bir anlasam
22 Ağustos 2006, Mantı Partisi Nihayeti…
İlkini gerçekleştirdiğimiz Mantı partimiz harika geçti değil mi arkadaşlar? Haykırdığınızı duyar gibi oluyorum  İnanır mısınız hala gülüyorum  Hiç biriniz de kalmadınız ya kızlar!! Yok koşum var yok duşum var! Aaaaa! Cuma gününe bu performansla gelirseniz eve almıycam sizleri haberiniz olsun ha! (Gülşenciğim balkonda senin sandalyen rezerve edildi canım benim!) Ama ev harika toplanmış, kaşla göz arası becermişsiniz helal olsun diyorum. Bir ara salonu tanıyamamıştım ben  “Bu bizim evin salonu mu?” diye içimden geçmedi değil. Teşekkürler kızlaaaarrrr
Az sonra buraya fotoğraflarla birlikte, gecenin özetini de giricem artık bakar, hatırlar gülersiniz….
21 Ağustos 2006, Mantı şenlikleri başlıyor!!
Sevgili Arkadaşlar!
İşte hasretle beklenen an geldi! Bu sene ilki gerçekleştirilecek fakat sonuncu olmayacak Mantı Şenliklerimizin açılışını bu hafta yapacağız! Şenliklere katılım kuralları aşağıda listelenmiştir. Şimdiden afiyet olsun!
Katılım Kuralları:
1) Aç gelinecek
2) “Yok ben sarımsaklı yoğurt yemem kokarım” diyene mantı verilmeyecek
3) “Aman ben rejimdeyim tereyağ az olsun” diyene de mantı verilmeyecek
4) Mantı tabağında istenen “sulu-susuz” miktarı şenlik komitesine önceden bildirilecek
5) Mantı ardından “Tabu” oynamak istemiyenler’ e tencerede kalan mantı suyu içirilecek
Tarih: 22/08/2006
Saat : 19.30
Yer : Hunilinin Yeri
17 Ağustos 2006, Bir şarkı bin anlam
Biraz evvel radyoda çaldı bu şarkı ve daldım anılara… Ali hocamın elinde akordeon, Kuşadasına giderken söyledik hep bir ağızdan… Ağızımıza sağlık arkadaşlar….
“Biçare gönüller ne giden son gemidir bu
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler”

16 Ağustos 2006, Puzzle, Hortum ve İbrik!
Evet arkadaşlar yeni puzzle hepimize hayırlı olsun  Artık hiçbirinizle uğraşmıycam bu sayede! Hayatımın depar aşamasındaki haliyet-i ruhiyesinden arınabilmek için bugün yine bir puzzle edindim  “La Primavera” by “Botticelli” Vatana millete hayırlı olsun!
Bu arada kızlara buradan seslenmek istiyorum  )) Hayır hortum almadım  Ahhaahahah! Yani ne diyeyim ben kendime ve size! Bir gün evlenirsem sizinle gidicem hortum bakmaya zaten ve ibrik  ))) Çeyizimde (Bkz.Umut yığınım) bi hortumla ibrik eksikti zaten  Eh artık bir sonraki doğum günümde alırsınız da beraber güleriz ha ne dersiniz? Bu günleri yaad ederiz  )
16 Ağustos 2006, Portishead sessizliği…
Bak ki yine gece yarısııııı  Yorgunluk, sıcak ve nem! Böcek korkusundan açılamayan pencere ve açıldığı takdirde içeri girebilesi bi dolu garip kanatlı haşarattt!!!!! Fonda Portishead söylüyor benim için… Over! Ben artık susuyorum…
I can’t hold this state,
Anymore,
Understand me,
Anymore.
To tread this fantasy, openly,
What have I done.
Oh, this uncertainty,
Is taking me over.
I can’t mould this stage,
Anymore,
Recognize me,
Anymore.
It’s all over…
15 Ağustos 2006, DJ Arthuro Rancho Relaxo!!
Lovely Lovely Arthur! Real Friend Arthur!
He’s Power Puff Girl’s (it’s me) favorite Dj!
He’s King Arthur!!!
He’s a best Duch Dj!
He’s a good pool player!  ))
He’s taller then me!
I know you could not understand anything about my blog but here it is!!!! Look! It’s an english version volume1  )) This is my first english blog you see  This time you understand it
One day I’ll come to Holland! I don’t forget your promise  Welcome to my blog Arthur!
c u soon, lots of love,
Warrior Princess!!
Not: Arkadaşlar hepinizin merakını gidereyim, kendisi dünyaa ahiret bacımdır pardon arkadaşımdır.
14 Ağustos 2006, Ruh kemirgeni yaşanmışlıklar…
Hayat tekerrürlerden ibaret galiba… Tatsız tekerrürler bunlar… Başa çıkılmaya çalışılan olgular arasına sıkışıp kalmışken neden bu halim? Nedendir kendime hükmedemeyişim? Nedendir tüm bu kızgınlığım? Neden bu hüznüm? Bu aralar burada iç açan birşeyler görmek pek mümkün değil farkındaysanız… Neşşemi kemiren yaşantıların arasında gidip gelişlerim… Netleşen kararlarım ve fikirlerim… İçimde yaşımdan bağımsız gezinen olgunluk… Bu olgunluğun ruhuma taktığı kelepçeler… Düzenli adım atma isteği… Tüm bunların karşısına bir duvar gibi dikilmiş mantığım! Öyle ki her “defa” ve “kere” lerde daha da yükselen bu duvar… Fonda yine Gotan Project “celos” ile eşlik ediyor bana… Evet… Şimdi bir rutin anı… Publish Post, bir sigara, gözler kapanır, büyülü ses dinlenilir…
13 Ağustos 2006, Geçen günün his dolgusu…
Pes diyorummm başka da birşey demiyorum! Neden korkar insan birşeyleri dile getirmekte?? Neden uğraştırır? Neden değer bile vermiyorken değer veriyormuş numarası yapar? Niye kandırır, yalan söyler karşısındakine? Göz göre göre hemde! Bu kadar zor mu bunu yapmak? Bu kadar zor mu birinden ayrılmak? Oyun oynamadan olmuyor mu bu? “Üzülmesin” diye girişilen oyunda roller bellidir. Kişi kendi rolünü belirler; karşısındakine de bir rol biçmiştir ama onun dünyadan haberi olmadığı için bilmez; yüklendiği rolün ne olduğunu bilmez. Farkında bile olmadan oyunun içinde bulur kendini. Ama bu çok yorucudur; kişi oyuna ayak uydurmak isterken birden bire kendini yıpranmış, mutsuz, hayata karşı umarsız, çevresine karşı tutarsız ve çaresiz bulur!! Binlerce soru sorar kendine ne oluyor diye? Ama bilmiyordur ki acımasız bir oyunda kendisine bu rolün verildiğini! Taa’ ki doğru soruyla karşılaşıncaya kadar! Yoksa? Yoksa??? Yok canım yapmaz bunu! İkinci kez yapmaz! yapmaz di mi?? Yapar be gülüm hem de öyle bir yapar ki gözüne sokaaa sokaa! Evet be salağım benim evet işte! Oscar’ ı alacak kadar iyi oynadın sana verilen rolü! Alkışlaaaaarr alkışlaaaarrrr! Ben farkında olmadan bu oyuna katılıp yine farkında olmadan verilen rolünü çok iyi oynamış bu kıza bir alkışşşş istiyoruuuummm!! Ben sevildiğini sanan ama yanılan bu kıza bir alkış istiyorummmm!!
Ne olur peki farkında olmadan oynanan bu rolün ödülü? Şu olur hemen izzah etmek isterim huzurlarınızda: siz bitirdiniz tebrik ederiz!! İlişkilerde herzaman bir günah keçisi olmalıdır olmalıdır ki sütten çıkmış ak kaşık olunabilsin! Olmalıdır ki biri gelip “niye bitti?” dediğinde o bitirdi diyebilsin…
Maksadım bu işe akıl erdirmek değil… Bu işte akıl aramak en büyük yanlış… Hangi akıl yapar ki bunu? Hangi akıl seviyorum dediği insana yapar bunu? Bu sevgi değil, kendi kendini kandırmaktan başka birşey değildir!! Sevmek kuru kuru sevmek değil, değer vermek, anlamak, anlayış göstermek, dürüstlüktür. Oynamaksa acizliktir!
09 Ağustos 2006, Güzel geceden…
Dün gece hayatımdaki en güzel doğum gününü yaşadım! Uzun suredir bu kadar eğlenmemiştim  Fotoğrafçımız Selçuk’ a çok teşekkür ederiz aaa hattaa Gülşen’ e de verdiği enteresan pozlardan dolayı teşekkür ederiz  )) Özellikle 3′lü çekilen fotoğraflardaki pozlarımızdan yola çıkarak bir müzik grubu kurma kararı bile almış bulunmaktayız! Fotoğraflarımızı daha inceleme fırsatı bulamadım ama en kısa sürede en fantastik olanları burada olacak arkadaşlar emin olabilirsiniz  Ünlü yapıcam hepinizi
Yeni yeni yerine gelmeye başlıyan sesimi dün akşam yine kaybetmiş bulunmaktayım  Neyse sağlık olsun diyelim sestir bu sahibine geri döner değil mi?
Şimdi teşekkür zamanıdır!!!
Ali Hocam ve Eşi İlkay abla, Deniz hocam, Bektaş hocam, Oluş, Hayri, Canan, Handan, Onat, Tolga, Nur, Yıldız, Önder, Gülşen, Özge, Handan, Göktürk, Oğulcan ve Erhan, Selçuk abim. Doğum günümde yanımda olduğunuz için sizlere çoook ama çook teşekkür ederim; beni çok mutlu ettiniz! Her daim hepimiz böyle mutlu olalım, beraber olalım!!!!!
08 Ağustos 2006, Doğdum mu ne?
Sevgili arkadaşlar gün itibari ile doğmuş bulunmaktayım  İtalya’ ya gidecek olmam da bana en güzel hediye oldu sanırım! Bugün artık herşey kesinleşti, tüm detaylar konuşuldu, zor denilebilecek herşeyi atlattık. Ben bu doğum günü hediyesine layık olmaya çalışıp elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışacağım!! (Sıdıka anladın sen di mi? Çöpçüler!!) (ahahhaah) Tabi bu konuda çok büyük katkısı olan Deniz Öğretmenime de çok ama çok teşekkür ederim…
Yeni bir yaşa girerken sizlere söylemek istediğim şeyler var:
İyi ki hepiniz hayatımdasınız! Benim diğer ailemsiniz! Yaşadığım her türlü zorlukta bana verdiğiniz destek ve kattığınız anlamlar için hepinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Ne kadar anlatsam ne kadar yazsam da boş geliyor yazacaklarımın hepsi; çünkü güzelliklerinizi ifade etmeye yetmiyor!
Bir yıl daha geçti… Dönüp de şöyle bir baktığımda ne kadar çok şey yaşadığımı görüyorum… Gülüşlerimi görüyorum; göz yaşlarımı görüyorum… Sevinçlerimi görüyorum; üzüntülerimi görüyorum… Hayatıma bugüne kadar anlam katan herkese sözüm: Hepinizi Çok Seviyorum!
06 Ağustos 2006, Hayyam’dan…
Yarım somunun var mı, bir de ufak evin?
Kimsenin kulu, kölesi değil misin?
Kimsenin sırtından geçindiğin de yok ya keyfine bak…
En hoş dünyası olan sensin
İnsan yemeden, içmeden edemez
Bunlar için gayret sarfetmene bir şey denemez
Ama ondan ötesi olmuş, olmamış
Onurundan fedakarlık etmeye değmez dedim
Artık bilgiden bir noksanım yok
Şu dünyanın sırrına erdim az çok
Derken aklım geldi birden başıma
Bir de baktım ömür geçmiş
Hiç bir şey bildiğim yok
Gençlik bir kitaptır, okuduk bitti
Canım bahar çoktan geçti, kış şimdi
Hani sevincim, o cıvıl cıvıl kuş?
Nasıl geldi, ne zaman uçtu gitti?
—————————————–
Yaşamanı akla uydurman gerekir
Ama bilmezsin akla uygun olan nedir
Bereket eli çabuktur zaman usta’nın
Başına vura vura sana da öğretir
—————————————–
Sevgili, seninle biz bir pergel gibiyiz
İki basimiz var, bir tek bedenimiz
Nereye donersek donelim seninle
Nihayet basbasa verecek degil miyiz
06 Ağustos 2006, Anlar…
An’ larımız… Dalışlarımız… Gülümseyişlerimiz… Kedilerimiz… Pamuk şekerlerimiz… Uyuşukluklarımız… Kısaca güzel geçen dinlencemiz, sayfiyemiz, deniz kenarımız, cafe köşemiz, deniz anasına nazır teknemiz, buluşma noktamız… Önümüzdeki sene daha da kalabalık olma dilek ve temennisiyle… Ahh tatil ahh…

05 Ağustos 2006, Tümden geldim, dışa vurdum…
Kimi şeyler vardır ki insanın gerçekten gücüne gider; öyle çok incitir ki bir daha tekrar eski haline dönmesi imkansızdır. Herkes konuşur birşeyler söyler ama kişi bildiğini okur gönlünce ve kalbince. Ama gün gelip de denilenlerin doğruluğu ile karşılaşılınca “ne kadar haklılarmış…” demekten alamaz kendini insan. Hep savunduğu kendi doğruları ile kendine göre yanlış gelen onların doğruları çakışmış ve ardından yanlış sanılanlar doğru olmuştur.
Buradan sevgili çatlak arkadaşım Selin(Kolonya)’ e çok teşekkür etmek istiyorum ve özür diliyorum ondan. Teşekkürüm bana vakti zamanında verdiği tavsiyeler için ve özrüm o tavsiyeleri kulak ardı ettiğim için…
Yaşamak gerek, kimseyi kırmadan, incitmeden, gücendirmeden…
Yaşamak gerek, istenilen saygı gibi saygı göstererek…
Yaşamak gerek, yaşanmak istenmiyenleri vaktinde dile getirerek…
Yaşamak gerek, kıyametlere göğüs gererek…
Yaşamak gerek, yürekten gelen yüklemlerle ve özneleri gizlemeyerek…
Yazan: Kafası Hunili Ben
03 Ağustos 2006, Ayrı Geçen Günler Ardından…
Fonda “Amor Porteno” (Bkz.Gotan Project) eşlik ediyor ve ben geri döndüm yine yazıyorum. Yazacak karalıyacak o kadar çok şey birikti ki hangi birinden başlamalı bilmiyorum. Son entry’den çıkışla hedefimizin color of Victor olduğunu hatırlatmak isterim. Biz ulaşabildik mi bu renge? Onu Devos kardeşimiz ile görüştüğümüzde karşılaştırıcaz artık.
Başlangıç…
Rezalet bir yolculuk… İşe yeni başlamış edası ile koridorda gezinen ve zorla dağıttığı bardakları kişinin demirbaşı ilan eden host! İçmesen bile alacaksın o bardağı elin mahkum! Eskiden bilet sorarlardı otobüslerde… Bu çocuk sadece saydı “35, 36, 45, 47″ niye 46 yok diyecek olursanız, o kişi koltuğu yatırdığı için arkadaki ile bir kişi olmuş artık. Buradan yola çıkarak önümüzde bizimle aile olan teyze ve torununu da unutmamak gerekir! Aile olduk diyorum çünkü kucağımızda gittiler yol boyu… Kendilerini buradan saygı ile (!!!!!) anmak isterim! Hosta geri dönüyorum; servis anı, tepsiyle yaklaştı, “çay, kayfe, kola, yedigün?” Ben bir müddet cevap veremedim… Kayfeeee!… Demirbaş bardaklarımız ve yeni ailemizle tamamladık yolculuğumuzu…
Gelişme…
Deniz… Kaybedilen huzurun dalga sesleriyle ruha geri dönüşümünün başlangıç noktası… İçine girildiğinde hemen çıkılması gerektiğinin işaretçisi soğukluk… Tekne ile üstünden geçerken müşerref olunan elektrikli mavi dev deniz anaları sonrası içine girilemiyen engin su… Deniz… Uzun uzun bakılası, dalıp dalıp gidilesi mavi…
Havuz… O da soğuk! Öncesi alınan duş daha da soğuk ama alışma safhasını kısaltan süreç… Sıcaktan kavrulduktan sonra duman atmak için elverişli derin geniş su kabı… Yattığın yerden takibi daha eğlenceli olan yer… İnsanların “bi de böyle atlasam kafayı daha sağlam yarabilir miyim acaba?” şeklindeki garip dalış denemeleri. Bu senenin trendi sanıyorum ki havuza arkanı dönerek belirli bir müddet beklendikten sonra, etraftaki izleyici potansiyelinin doruk noktası olduğu bir anda suya en abuk şekilde atlamak olsa gerek. Hele ki partner usülü çalışan bir takım tiplerin havuz aksiyonları insanda “bir de patlamış mısır olaydı!” tadında sinema etkisi yaratması da ayrı bir seyirlik… Bir kişi havuz kenarında eğilir, diğeri üstünden aşarak havuza atlar. Seyirlik deryası, derin geniş su kabı… Havuz…
Sahil yolu… İçinde her çeşit insanı barındıran yaya yolu… İncik boncuk cenneti… Dondurmacının önünde dikkat çekmek adına, kafasında bir pet şişeye geçirilmiş külah ile dans ederek daha da itici hale gelen yaşlı adam… Bakla falı bakıyorum ayağına önüne gelene sallayan kara kuru teyze… Yürüyüşlerimize eşlik eden pamuk şekerciler, mısırcılar, macun satanlar, lokma yapanlar, şarkıcı Haççe ve akabinde sahne alan Feyk İbo Yıldırım Abi, dünya küçük dedirttiren karşılaşmalar, luna park ve deniz kokusu…

(Kafadaki Huniye uygun takı arama çalışmaları esnasında)
Oda… Miskinliğin doruk noktaya ulaştığı özerk alan… Püfür püfür klima ve tek müzik kanalına mahkum bünyenin yeni şarkılarla tanıştığı mekan… (Bkz.Önce bana para lazım & İkile) Özge’ nin “Kot farkı” ile girdiği konu sonrası kahkahalarla açılan uyku… Sadece Özge ile ilgilenen sivrisinekler(Bunu Özge’nin sabah kalkış öncesi akrobatik esnemelerine bağlı olduğu düşüncesindeyim)… Deniz gören bir balkon… Gardrop  Mis gibi uykuların uyunduğu, Oda…
Plaj Cafe… Bir karışık bir de parça pinçik edilmiş tostların yenildiği piknik masaları ile yeşil alana kurulu yeme içme alanı… Gün ışığının, hasır şemsiyeler altında en güzel renklerini saçtığı fotoğraf mekanı… İtalya yolculuğu haberi ardından (buna bir başka blog’da değinilecek okuyucu aydınlatılacaktır) açlığın tokluğa dönüşebildiği yer…
Sonuç…
Harika geçen bir tatil… Ruhun ve bedenin sıfırladığı zaman dilimi… Son gün Didem ve Emrah’ın katılımı ile de daha da renklenmiş dinlence…
Teşekkür…
Bu süre zarfında benimle olan Özge’m… Herşey o kadar ama o kadar güzeldi ki! Sana ettiğim teşekkür bu güzellik için yetmeyecek… Dünya Başkanıma da teşekkür etmeden geçmiyeceğim! Victor’ a giden bronzluğun formülü de elimizde artık  Bir sonraki tatilde pambuk kalpli Ramazan abimiz gibi oluruz herhalde
Not: Tatil fotoğraflarından seçmeler önümüzdeki günlerde burada olacaktır.. Piknik fotoğrafları gibi olmayacak yani
21 Temmuz 2006, Saadet Haftası Cuması…
Saadet haftasının son gününe girmiş bulunmaktayız! Aslında uyanık olduğum için bugün diye başlıycam ama dün oldu bugün  Saat 00:14 olduğundan kelli size dün yaşanan bir konuşmayı geçmek isterim. Konu yine sayın pek değerli karınca bilimci çocuk Ö. ile ben arasında geçti. Yemekler alındı masaya oturuldu. Derken arkadan düğmeye basarak konuşan insan modeli Ö. beni işaret parmağı ile dürttü;
-Bak ben neden patates kızartması almadım biliyo musuuuuuunnn?
-Bilmiyorum Ö.’cüğüm neden canım??!!??
-Selülit yapıooo da ondaaaaann!
-HÖ?????!!!!
-Selülit dedim selüliiitttt! (Nasıl boş baktıysam tekrar etti canım benim!)
Bu bahis geçerken benim tabağım da tıka basa patates kızartması dolu! Ne mi yaptım? Yedim tabii ki  Açtım zaten ve selülit paniklemesi için vakit geç oldu.
Bugün Cuma!! Arkadaşlar bir müddet yazamayabilirim. Belli de olmaz hani ama tekrar görüşünceye dek hoşçakalın diyorum. Önder kardeşimle yarışıcaz malum  Hedef color of Victor
20 Temmuz 2006, Gotan Project ve Tango…
Sevgili Didem,
Bu satırları sana Gotan Project’ in “la revancha del tango”albümünü dinleyerek yazıyorum. Zaten yarından sonra sen de dinleyeceksin
Sıdıka’ mın da belirttiği üzere bu grup tangoya hassas bünyelerde güve etkisi yaratabiliyor.(bkz. http://sidikasaka.blogspot.com/2006/07/gotan-project-yanc-bnye.html )
Birden bire kendinizi kapının yanıbaşında duran askı ile tango yaparken bulabiliyorsunuz! Ardından sağ ayak yerde yuvarlaklar çizmeye başlıyor  Sözüm ona tango işte!!
Hele o kadının sesi! Yok böyle bir yanık ses! Kadın bizim Bergen gibi. Acı çekmiş belli ki o denli yansımış sesine… Ben de sesi hor kullanmasam (Bkz.Koşma yavrum, toplanııın, A kıııııırrk) böyle söylerdim şarkıları
19 Temmuz 2006, Gece Yarısı…
Yorucu bir günün ardından gecenin bir yarısı yazıyorum bu satırları. İçim yaz hepsini olduğu gibi diyor ama içim tutuyor kendi kendini… Gerçekler yüzleştikçe ağırlaşıyor… Ağırlık öyle bir oluyor ki ansızın taşınmıyor… Ağırlık öyle bir oluyor ki ansızın paylaşılmak istiyor. Derken yüklenenler çıkıyor bu ağırlığı… Paylaşanlar… Daha başka bir zamanda daha farklı bir yerde olmak istiyor içim… Olmuyor… Ben yine aynı yerdeyim… Olur mu peki? Bilmem ki… Ben iyisi mi yatıp uyuyayım… Bu gece sabahı ancak öyle bulur…

17 Temmuz 2006, Glory Box ve Portishead
Ne denli sevdiğimi ve ne denli dinlediğimi bilir herkes.. Ayrı bir melankolisi vardır sesinin… Herkesi ayrı bir yerlere götürür… Geri gelebiliyorsan gittiğin yerden, o zaman sağlıklıdır dinlemesi… Gelemiyorsan kendini bir buhranda bulursun… O kadar götürür… Götürsün… Getirmesin… “Quietly whisper,When my heart wants to scream”
I’m so tired of playing,
Playing with this bow and arrow,
Gonna give my heart away,
Leave it to the other girls to play,
For I’ve been a temptress too long.
Hmm just,Give me a reason to love you,
Give me a reason to be, A woman,
I just wanna be a woman.
From this time, unchained,
We’re all looking at a different picture,
Through this new frame of mind,
A thousand flowers could bloom,
Move over, and give us some room.
Yeah,Give me a reason to love you,
Give me a reason to be,A woman,
I just want to be a woman.
So don’t you stop, being a man,
Just take a little look from our side when you can,
Sow a little tenderness,
No matter if you cry.
Give me a reason to love you,
Give me a reason to be, A woman,
It’s all I wanna be is all woman.
For this is the beginning of forever and ever,
It’s time to move over ,
So I want to be.
I’m so tired of playing,
Playing with this bow and arrow,
Gonna give my heart away,
Leave it to the other girls to play.
For I’ve been a temptress too long.
Hmm just,
Give me a reason to love you.
“There’s no time to rest,Or to reconsider”

16 Temmuz 2006, Piknik
Bugün bir sürü şey öğrendik sayın seyirciler  Meselaaaa eğer Mogan Parkta bir piknik düşünüyorsanız kesinlikle erken gitmek gerekmekte! Bu erken o erkenlere benzemiyor! Yani insanlar saat 8 civarı gidip yer kapıyorlar ve ellerindeki bezlerle de güneşi kesmek için debeleniyorlar. Erken gitmekle kalmayıp bir de şemsiye götürmek gerekliliği de gündeme geliyor tabii… Evden çıkmadan önce daha önce konuşulmuş şeyleri de unutmamak gerekiyor (!!!) Beko’ yu kolundan dolayı bu seferlik affediyoruz. Kendisi voleybol topu getirecekti fekat unuttu. Ama ne yaptık? Affettik  Neden? Kolundaaaannn
Bakkaldan top alınmayacak!!! Bakkaldan 2 adet top alındı biri patlarsa diye ki hiç tahmin etmediğimiz kişi üstüne oturarak patlattı topu  )))) (yok yok kesin sivri birşey vardı topun altında)
Şimdi sayın seyirciler dilerseniz hemen özetleyelim :
Uzun arayışlardan sonra güzel bir alan bulundu, yemekler yenildi, top oynandı, tavla oynandı, tavla oynandı, tavla oynandı (bkz. Güneş-Özge tavlası çok çekişmeli geçti), saz eşliğinde kanadı kırık teknik direktörümüze İstanbul Sokakları söylendi (Çağrı kardeşimin saz eşlik ve soloları da unutulmamalı tabii ki! Ellerine sağlık), çaylar içildi, dondurma yendi, sohbetler edildi… Kısaca çok güzel bir piknik oldu. Tek kötü yanı ise fotoğraf makinasının pilinin bitmesi oldu. Ama çekilen fotoğraflar en kısa sürede burada olacak… Emeği geçen herkese teşekkürler bu güzel gün için…
Not: Bektaş Abimize yarınki ameliyatı için şimdiden geçmiş olsun diyoruz…
16 Temmuz 2006, Piknik öncesi detay toplantısı
Cuma günü gülümsemelerimiz bile bir farklı oluyor gibi geldi bana
Piknik detayları konuşuldu, son ayarlamalar yapıldı. Kene tehlikesine karşı paçalar çorabın içine sokulacak, tabu götürülecek, çizgili pijamalar hazır bulundurulacak, kafayla karpuz kırılacak, hava rüzgarlıysa Özge uçmasın diye dikkat edilecek, voleybol maçı yapılacak ve Gülşen bizim takımda olacak, kanadı kırık teknik direktörümüze ameliyat öncesi moral olsun diye İstanbul Sokakları söylenecek  Tüm bu anların fotoğrafı çekilecek ve buraya konacak!!

15 Temmuz 2005, Oda temizliği ve toplanmasının kişide yarattığı psikoloji
Oda toplamak… Allahın biz kullarına verdiği en büyük ceza bu mudur? Evet budur! Hele ki odanın içinde saymakla bitmeyecek kadar ıvır zıvır ve mobilya varsa! Onu buraya mı koysam şunu oraya mı tıkıştırsam? Ardından bir yere oturulur (tabi bu işlemler esnasında oturacak yer bulunabilirse!) ve başlanır darmadağın oda seyredilmeye… O an ağlamak istenir ya da saç baş yolmak! “nerden kalkıştım ben bu işe!” Odanın orta yerinde bir de Puzzle mukavvası duruyorsa iş tamamen kontrolünüz dışına çıkar. Derken akla bir fikir gelir ama fikrin gerçekleşmesi için geniş bir arabası olan yardımsever bir arkadaşın olması gerekmektedir  Neden mi? Fikir şudur: Ikea’ dan alt kısmı olmayan ranzalı yataklardan alsam, altına da bilgisayar masasını koyardım ne de iyi olurdu… (yerden fecii tasarruf fikri) Ama akabinde Ankara’da ikea’nin olmadığı ve bunun için ya İstanbul ya da İzmir’e gitmek gerekliliği; hadi diyelim ki aldın nasıl gelecek o gazulet Ankaraya?… Hala bir çözüm arıyorum  Olacak da nasıl olacak
Neyse karışık odam beni bekliyor şimdilik bana müsade. Bu arada Sıdıka ben de istiyorum o banner’ dan haberin olsun! Pazartesi kafana ekşiyeceğim kesin İsmail hocamın ambigramı ile
14 Temmuz2006, Cuma İlintileri…
Bir hafta daha bitti… Neşşeli çocuk sesleriyle… Şen çocuk kahkahalarıyla… Ne de güzel pek de güzel… Cinnet haftamızı bitirdik kazasız belasız. Şimdi Saadet haftasına giricez Pazartesi günü itibariyle… Ardından da Tatil geliyor ki Devos kardeşim ile yarışmaya karar verdik bronzlukta  Gerçi hiçbirimiz Victor’ u (Harlem’in Gülü) geçemeyiz o garanti ama yine de denemeye karar verdik…
Günün içinden enteresan bir konuşmayı da buraya yazmak isterim.. Ben çok yorgun olduğumda bana gelen sorulara aklıma ilk gelen şekilde cevap vermem, karşımdakinde garip etkiler yaratabiliyor… Kaçınılmalı bu haldeyken soru sormaktan…
Bugün Sıdıkacığımla “sarı laleler” konusunda konuşurken birşey söylemiştim onu da yazayım. “Sana boş hayaller aldım, zaman pazarından” Gerçi bu “umutların üstüste konması” ile özetlenen, “çeyiz” betimlemesinden uzak ama yine de başardım felsefik olmayı
Bir Cuma’ nın daha akşamı oldu,
Kalbimde buruk bir çarpıntı var;
Aklımda tilkiler…
Nedendir bilinmez türlü türlü düşünceler…
Benim güneşim batmadı ama,
Bir Cuma’ nın daha akşamı oldu…
Yazan: El-Tosun-Ül Ebırr
14 Temmuz2006, Paroles de PAris Combo
DescriptionUne musique inspirée de la chanson des années 30 et du jazz de Django,
des textes entre exotisme et réalisme. Sans oublier la voix de Belle du Berry.
Istanbul
C’est dans le port d’Istanbul
Bercé par l’ivresse
Et les plis de la houle
Qu’un homme est en liesse
Tout au fond d’un canot
Il déguste et sirote
Des liqueurs au tonneau
Car de tous les plaisirs
De cette terre
Il a goûtéô souvenir amer des saveurs d’une vie bourlinguée
Et dans le port d’Istanbul
A l’heure où les mosquées
Adressent à la foule
Leurs prières, simultanément
Tous les chalands
De leurs poumons d’acier
Entonnent le chant
Le chant du départ
Le gros bourdonDu désespoir
De tous les marins qui ne partiront pas ce soir
C’est la bourlingue, des vieilles carlingues
Celles qui sont usées, d’avoir de tout abusé
C’est la bourlingue, des vieilles carlingues
Celles qui sont usées d’avoir été médusées
Et dans le port d’IstanbulComme les coques d’acier
Sont bouffées par la rouille
L’âme de l’homme est trouée
De souvenirs anciens
Qui, malgré lui, s’acharnent
A torturer son âme
Son âme de mataf
De mataf amer
Car l’avenir est maintenant
Derrière lui, il le sait, il ne repartira pas
Not: Bu yazı feyz alarak eğitici amaç güdülerek yazıldı  selam olsun Sıdıka’ ma..
13 Temmuz 2006, Sarı Laleler Volume 1
Evet sevgili arkadaşlar, kimileri biliyor benim muzur şarkı cover’ larımı. Bundan sonra da burada paylaşmak istiyorum sizlerle. Şimdiiii ilk cover “sarı laleler” adlı şarkıya gelsin, hayırlı uğurlu olsun. Bak hepiniz ezberleyin söyleyeceğiz beraber ha!
Boş bir cüzdanla
Döndüm pazardan
Sana sarı çizmeler aldım
Saman pazarından
Param olmasa buralara gelemezdim ben
Alamazdım hiçbişeyy alamazdım kimseden
Öyle bir pazar ki bu dolanamam
Öyle bir dolanmak ki karşı koyamam
Paralar uçar gider cüzdandan
Sana sarı çizmeler aldım
Saman pazarından
——————————————–
Hoş bir kuklayla
Döndüm dükkandaaaaan
Sana kuklalar aldım
Susam sokağından
Komik olmasa buralara gelemezdiim beeen
Alamazdım Piggylerden alamazdım Kermitteeen
Öyle bir sokak ki bu dayanamam
Öyle bir Minik Kuş ki gülerim duramam
Kuklalar gelip geçer sokaktaaaannnn
Sana kuklalar aldım
Susam sokağındannnnn
————————————————–
Çantayı çarptırdım
Döndüm pazardan
Sana bi halt alamadım
Bit pazarından
Yankesiciler olmasa gezecektim ben
Gezemedim bi yeri alamadım bişeyleerrrrrrrrr
Öyle bir pazar ki bu dolanamam
Dolansamda çantayı kaptırdım bi halt alamammm
Kesiciler kapar gider kolumdaaaaaaannnn
Sana bi halt alamadım
Bit pazarındannnnnn
13 Temmuz 2006, Tuğba’ma…
Sizlere canım canım, çocukluk arkadaşım, her daim dostum, araya giren zaman ve ayrılıklara karşın herzaman yanımda olan insan Tuğba’ dan bahsetmek isterim. Kendisi acayip kaynak bir insandır. Coşkusu ve sevinci ile aslında onun da burada bir blog’ u olmalı diye düşünüyorum. Hemen araya bir anı sokuşturmak isterim ki beni kafamda hunimle seven canım dostumun ne kadar anlayışlı biri olduğunu siz de görün diye
…üniversite yılları.. odada oturuyoruz.. anne baba salondalar.. benim canım sıkılıyo ve battaniyeyi kaptığım gibi yatağın üstüne çıkıyorum “fireeee fireeeee! heelpp heeelp” diye bağırıyorum. (canım sıkıldıldığındaki tepkilerimi bilenler hemen gözlerinde canlandıracaklardır eminim ki) ardından yataktan sıçrayıp yere iniyorum.. zemin kaygan.. kung-fu yapmaya başlıyorum.. zemin kaygan.. ayağımı jan kilot fanla vandam gibi “hayyt” diye bağırarak havaya kaldırıyorum.. ama hesaplamadığım diğer ayağımın da onunla havalanmış olması.. o an saniyeler içerisinde anlıyorum “anam anam!” Tuğba’ nın gözleri ile karşılaşıyor gözlerim ve herzamankinden daha büyükler sanki… evet düşüyorum.. “GÜMM” (o sıralar 68 kiloydum güm sesini ona göre hayal edelim lütfen) gülücez ama bir engel var? anne geliyor odaya “biraz sessiz olun kızlar.” ben yerdeyim tutuyorum kendimi.. Tuğba karşımda o da tutuyor kendisini.. anne gidiyor ardından.. Eh artık gülme vaktidir…
canım Tuğba’m iyi’ki varsınn..
13 Temmuz 2006, Puzzle…
Puzzle bitti arkadaşlar, vatana millete hayırlı uğurlu olsun. Şimdi sıra ikinci puzzle da! Türk genci yılar mı??? Yılmaz tabii!
13 Temmuz 2006, Yürü be kardeşim seni kim tutar!
Bir insan bu kadar mı güzel sever ki bu kadar mı güzel ifade eder! Helal olsun be arkadaşım sana! Burada da yer vermek isterim bu güzel şiirine. Yengemize de selam olsun…
“Sen; bembeyaz bir güvercinin kalp çarpıntısı gibi, kalbimi kıpır kıpır yapan.
Sen; soğumuş yüreğimi bir bakışınla ısıtan, sonrada kor gibi yakan.
Sen; yorulmuş bedenimi bir gülüşünle dinlendiren,
Sen; yalnız gecelerime hayalinle yoldaş olan.
Sen; gelecekteki mutluluğumu oluşturan.
Sen; en sevdiğim şarkılarda bana bakan.
Sen; hep yanında olmak istediğim.
Sen; ellerim ellerine deydiğinde beni titreten.
Sen; huzurum.
Sen; gönlümdeki tek papatya, tek gül, tek karanfil, tek bahçe, tek koku…
Sen; geçmişimin platoniği, geleceğimin kaderi…
Sen; konuşan tarafımın sessiz ifadesi
Sen; büyüyen sevgimin tek parçalık nedeni.
Sen; gece uykularımın rahatı, sabah gülümsememin müsebbibi.
Sen; sabah sürprizim.
Sen; bana bir kardeş daha hediye eden (Hatice)
Sen; Gelecek hayallerim



Sen; Anlamım.
Sen; beyaz gelinlikle kollarıma almak istediğim.
Sen; dertdaşım, arkadaşım, dostum, SEVGİLİM
Sen; sevdiğim, aşık olduğum, canım, prensesim… “
Created by: Önder Dal http://www.onderdal.com
12 TEMMUZ 2006, Karınca Bilimci
Size karınca bilimci bir çocuktan bahsetmek isterim. Kendisi geçen sene bıraktığı yerden araştırmalarına halen devam etmekte olup; yakından gözlemlendiğinde karıncaları anne, baba ve çocukları olarak ayırmış olduğu görülmüştür. Yakın bir zamanda anne karıncaya yapraktan etek diker diye bekliyoruz.
- Ha ha ha anne o nee??
- Bu mu? Etek yavrum.
- Karıncalar etek giyer mi anne?
- Giydirdiler yavrum…
- Ha ha ha Müberra o ne?
- Bu mu? Etekmiş Muhterem.
- Nereye diktirdin kız?
- Hanım bu ne?
- Bu mu? Etekmiş Necati.
- Hmmm…
12 TEMMUZ 2006, Hunili Bahçemden
Hunili bahçeden “kulup defteri” arkası haftalararası değerlendirme notları:
1. Hafta Adaptasyon
2. Hafta Bunalım
3. Hafta Cinnet
4. Hafta Saadet
ve
Tatil
Gece dostları Hayyam ve Malina…
İlk günlerde sormuştu aklım, kaygı içinde
Nerde levha?Nerde kalem?Cehennem ya o nerede?
Bana ne gerçeği en son bir gün şöyle dedi ustam:
Cahennem’le Cennet ve kalemle levha tümü sende.
Anlaşıldığı gibi yine Hayyam dizelerinde buldum kendimi gece gece… Gün içi fiziksel koşturmaca ve beyin çözümlemeleri içerisinde gel-git’ler yaşadıktan sonra ruhu huzura erdirmenin farklı bir yolu oldu bu bende…
Bir de elimdeki sindire sindire okuduğum kitap var… Malina  Evet dayanamadım gittim aldım arkadaşlar. Nietzsche Ağladığında adlı roman kahrından ağlıyor şu anda! Daha da ağlayacak gibi… Okuduğum satırları başa dönüp dönüp tekrar okuyorum… Bitmesin…
..ve günün kapanışı Malina’dan geliyor:
“…beni yerleştirdiğin yerde soluk alamam, lütfen o denli yükseklere koyma beni, kimseyi havanın inceldiği yerlere taşıma, benden sana bir öğüt olsun bu, sonrası için bundan ders al!..”
Yabba Dabba Duuu!!
Ne çok güldüm ben bugün yine  Eee ne de olsa kıskanılacak kadar güzel bir biokimya’m varmış da bu güne kadar haberim yokmuş  Tek tembel hormon kaldı. Onu da yola getirmeye çalışıyoruz! Acaba düşünüp de yarattıklarımı da bu güzide biokimyama mı borçluyum?? Mesela bugün aniden gelişen ve kafamda ilk canlandığı şekli ile sahnelemek düşüncesinde olduğum eserimi de buna mı borçluyum? Henüz kağıda dökmedim ama sahnelendiği gün Ankara’yı da sallayacağıma garanti verebileceğim bu şaheser çalışmalarına (!!) bir an evvel provalar ile başlatmak niyetindeyim  Bir ay’a 3 eser sığdıracak olmanın verdiği muhteşem heyecanı da gözardı etmemek gerek tabii ki! Ben ki bu ayı atlatırsam, lütfen bunu kutlamak gerek; kutlamaya katılmak isteyenlerin mail atmalarını rica ederim  İşimi seviyorummmmmm!! Yubbiiee!
Didem+Emrah= Mutluluk!
Sevgili Sıdıka Saka şimdi nişanlı! Kıdemli blogger oldu anlaşılacağı üzere  Şimdi olduğu gibi hep mutlu olsunlar diyorum tüm kalbimle!!
Düğüne saklıyorum atacağım göbecikleri  Düğünde kapı gıcırtısına oynamayan ne olsun!
Allah tamamına erdirsin canım arkadaşım!

Çorba Kaselerimiz….
İnsanın kafasını ne ya da neler karıştırır? Kimi zaman bir çorba kasesini andıran kafalarımızın içine öyle şeyler sokuyoruz ki çorbaya atılan ekmek parçaları gibi ilk önce bir bütünken bir de bakmışız ki bir lapa olmuş ve ilk halindeki bütünlüğü olmadığından kafadan çıkartması da güç…
Şu sıra kafamdaki lapalaşmış ekmek parçası sağlığı temsil etmede… Suratımda çıkan gecikmiş ergenlik sivilcelerime bu akşam saatlerinde devasa bir tanesi daha eklenmiş bulunmakta! Bu yaşıma kadar başıma gelmediğinden, rekor sayılabilcek sayıda sivilceye ev sahipliği yapan yüzüm de şaşkın tabii… Ne olacak bu işin sonu?
Şimdi en iyisi elimdeki kaşıkla çorba kasesini karıştırmayı bırakıp, yeni kitaba başlamak… “Malina” kütüphanede bulunamayıp, istek kitap listesine eklendikten sonra, beni al apla diyen “Nietzsche Ağladığında” adlı kitaba, uyku öncesi dalışı yapmak niyetindeyim… İyi geceler efenim….
Tadından Yenmez Yazarlar…
Zaman zaman kullanırız ya çok güzel şeyler için “tadından yenmez” diye. İşte öyle bir yazar(ve şair de demeliyim), İngeborg Bachmann… Evet ilk önce yazdım ardından da kontrol ettim doğru mu yazmışım diye. Hem hayranlık duydum hem de kıskandım desem… Bu kadar mı güzel bir anlatım olur. Kelimeler bu kadar mı güzel kullanılır, kullanım alanlarının çok ötesinde! Hoşuma gidiyor bir kitabı okurken, okuduğum cümleyi başa dönüp tekrar okumak. İlk önce düşündürüyor ve ardından saplayıveriyor seni bir yere! Hakkında yapılan yorumları okurken bir şey çekti dikkatimi; Başucu kitabı deriz ya, başiçi kitabı yazmışlardı. Evet ya! Başiçi kitabı! İşte bu da onun yazdıklarına benzer dedi içim. Yaşamı da dikkat çekici doğrusu… Uyku sorunu çekerken, aldığı uyku hapları ile ve yaktığı sigaranın, daldığı uykuyu da kendisine katarak yakmasıyla son bulan hayat… Kimileri daktilo başında dalmış uykuya diyor. Düşündüm de mutlu ölmüş sanki! Gerçi yanıkları ile bir müddet direnmiş yaşamak için ama onu bile dile getirirken kullandığı cümle aklıma kazınanlardan oldu:
“…ben ise yalnız başıma yatmaktayım yaralarımla, buzdan dikenlerin içinde…”
Yarın gidilecek ilk yer belli oldu! KÜTÜPHANE!
Şubat bitiyor…
Şubat ayı da mı bitiyor ne? Bugün farkettim ki yine hepimiz hummalı bir koşturma içindeyiz… Ama Sevgili Sıdıka ve Turna bu akşamüstü bana kıkır kıkır gülmelerinizi unutmayacağım   Şunu belirtmek isterim ki mekana gittiğimde tüm stresimi atmıştım hani bilginiz olsun diye diyorum. Son derece rahattım ve harika vakit geçirdim  Sizin bu dans kurslarınıza bir şey diyor muyum ben? Sıdıka başı çekiyor bu konuda ve Turna da eklendi bu zincire  Eee ben de Trabzon kız oynamıştım River Dance’de pek zorlanmam değil mi?
Sabah saatlerinde karşılamak üzere, zorlu bir hafta yine bizi bekliyor… Ben 5 tüp kan vermeye gidicem, beklerim  Herkese hayırlı haftalar…
Şubat 25th, 2007

Kısa günün uzun süreçleri…
Dün gerçekleştirdiğimiz aktivitenin fotoğrafları maalesef ki olamadı… Hepimiz buz üstünde olduğumuzdan fotoğraf makinesi de çanta ile birlikte bırakıldığı yerde unutulduğundan, görüntü alamadım. Ama buz’dan yola çıkarak ne yaptığımız da anlaşılmıştır herhalde  Eğlenceli bir aktivite oldu gerçekten…
Gelelim günün haberlerine… Hastane’de bir sabah daha adlı dizimizin ikinci bölümü, birinciye kıyasla daha sakin geçti. “Bak hele bir hormon’un ettiklerine” konulu bu bölümümüzde öğrendik ki ilaç kullanacakmışız ve ilaç bittiğinde yine kan verecekmişiz. Ohh 5 tüp kan daha… Acaba ben bloğun adını hormonlu huni olarak mı değiştirsem
Günün diğer aktivitesi de bugün okulda gerçekleştirildi! Hastane bölümünden çok daha eğlenceliydi tabii ki! Tüm öğretmenler seramik atölyesinde toplanıp, çamur mıncıkladık  Hepimizin elinden çıkan bu eserler ise anaokulu binamızın bir duvarında kendilerine yer bulacaklar. Bu rahatlatıcı çamur oyunu sırasında “seramik” işinin ne kadar uzun soluklu bir iş olduğunu da farkettik. Bugün yaptığımız seramiklerimiz, bir haftalık bir kuruma süresinden sonra fırınlanacak ve ancak fırınlama işlemi bittikten sonra boyama safhasına geçilebilecekmiş. Kurusun bir an evvel ama aaaaa! Sabırsızlanıyorum boyamak için
Yine hızla bir günü daha ham diye yutup yedim. Saati 20:00 etmişim bile… Yazılacak çizilecekler beni bekler…
Şubat 21st, 2007

Yeni aktivite, derin nefes…
Hayat insana gerçekten ilginç sürprizlerle geliyor. Kötü günler geçiriyorsun ve bir de bakıyorsun ki hepsi silinmiş gitmiş. Bir de bakıyorsun ki yeniden nefes alıyorsun derin derin… Dün derin bir nefes aldım
Hayatımıza kattığımız yeni aktivitemize ise bugün itibari ile başlayacak olmanın heyecanı var! Gideceğiz bakalım cümbür cemaat   Fotoğraf makinamı da yanıma alayım ki fotoğrafları buraya koyduğumda ne olduğunu anlayın! Züprüüüz! :)
Akşama haber girişi yapmak ve şimdi hazırlanmak için izninizi istiyorum… Kalın sağlıcakla!

Şubat 20th, 2007

Uzun yollar…
Şu sıralar yine uzun yollara gitme isteği içimde kabarmış vaziyette. Özellikle aktarmalı gidilen uzun yollardan olsa,
tadından yenmez. Tek başına çıkılan yolların duraklarında
gözlenen insan manzaralarını, içilen bir kahve’nin bana
verdiği keyfi, nasıl bir keyif sınıflandırması içine
sokabileceğimi bilemiyorum. Böylesi uzun yolculuklar için
öncelikli olarak paraya gereksinim duyuluyor tabi. Hal
böyle olunca da insan kendini hayal eder buluyor.
Nereye giderdim param olsaydı? İlk aklıma gelen yer
Japonya. Neden bilmiyorum… Yol uzun belki ondandır.
Önümde 1,5-2 sene gibi bir süre var daha nasıl olsa :)
Okullar açıldı 2. döneme hızlı bir başlangıç yaptık.
Ne kadar yorulsam da galiba seviyorum bu yoğun çalışma temposunu. Çocukları seviyorum, işimi seviyorum. Yaratmayı seviyorum!
Gecenin bir yarısı, tüm günün yorgunluğuna karşın,
blog yazmayı da seviyorum. Şimdi de yazımı
sonlandırıp biraz kitap okumak iyidir diyor, noktayı
koyuyorum.
Şubat 17th, 2007

Sıdıka Saka’m!
Garip bir gündü bugün, buruktu biraz da… Hem sevinç hem üzüntüyü bir arada yaşadık gibi sanki. Sevindim ki hayaller uğruna türlü sıkıntılara göğüs gerip ileriye koca bir adım attığına; üzüldüm ki gidişinin ardından özleyeceğim şen kahkahalara… Buradan laf atmalara alışmıştım, ortak paydalardan payeler çıkartmaya; izin alıp bilgisayarına oturup şarkılar çalmaya…
Şöyle bir baktım, bloğunla dalga geçerken başlayıp da şimdi geldiğim noktaya… Bir sivilce de senin için çıkarttım bugün Sıdıka! Yolun açık olsun arkadaşım! Tüm hayallerin de sen gibi gerçek, sen gibi güzel olsun!…
ŞAKA MI BU?
Hayatın şakalarına alışkınım ama bu defa gerçekten öyle bir şaka yaptı ki! Hala şoktayım! Ne diyecek bir kelime bulabiliyorum ne de yaşadığım anı özetleyebilecek bir şey!! Dondum kaldım resmen! Pes ki pes! Zaten uykum yoktu ve şimdi olanı da kaçtı gitti! 22 Ocak 2007, günlerden Pazartesi saat 04:56! Bu an unutulmayacak! Unutulacak gibi değil!

Gece yarısı konuğu Zero7
Chillout türünün başarılı örneklerinden bir grup olan Zero7 bu gece yarısındaki konuğumuz. Özelikle 2006 çıkışlı “The Garden” albümleri tek kelimeyle mükemmel. Yeme de yanında yat şeklinde tabir ettiğimiz tarzda pek güzel 12 şarkı ihtiva eden bu albümü tavsiye ediyorum. Albümden seçtiklerimiz bölümümüzde ise gecenin şarkısı “waiting to die”,
It’s just a day like any other day
A beautiful day for an accident, let’s say
Yes it’s just a day, like any other day
Just one step closer to the end of the buffet
La la la la la la
La la la la, ’cause we’re waiting to die
Now it’s a good time for a tasty glass of wine
Let’s not burden our minds with carbon dioxide
And everyone hurry, don’t sit and abide
Yes, everyone stand up, we’re running out of time
La la la la la la
La la la la, ’cause we’re waiting here to die
Look what a terrible mess that we’ve made
The sun beats us down as we search for the shade
And, yes, it is true, death is everyone’s fate
But we’ve made it this far, it’s time to celebrate
La la la la la
La la la la, ’cause we’re waiting here to die
La la la la la
PS:Sıdıka Zero7 albümleri itina ile eline ulaştırılacaktır.. Ayrıca bu grubun adı da pek bir anlam buldu sanki değil mi
Yağmur yağıyorrr seller akıyoorr
Soğuk hatta zemheri mi desek yok yok Ankara’nın ayazı desek daha doğru olacak… Bu kadar soğuklarda yazdan bir esinti yaz okulumuzun final gününde çekilen bu fotoğrafa bakınca o kadar çok şey geldi ki aklıma  Şimdi teknoloji ilerledi, esasen yapmış olduğum step gösterimi de burada yayınlamak isterdim ama yok artık devenin nalı dedim kendi kendime. İzleyenler hafızalarında oynatsınlar artık
O da nesi? Dışardan yağmur sesi mi geliyor? Bana mı öyle geliyor? Amanın!!! Dınnn dın dıııınnn! Yağmur yağıyorrr! Koklamalı hatta hissetmeliyim… Ayymmm siingiinngg in dııı reeynnnn
Ocak 20th, 2007

Güzel Haber…
Arkadaşlar kaybettiğimi sandığım eski blog yazılarımı an itibariyle bulmuş bulunmaktayım! Şimdiki görevim ise hepsini ay başlıkları altında toparlayıp na buraya aktarmak olacak. Eh Devos artık ellerinden öpecek bu yazılar  Zaten börek borcumu unutmuş değilim
Ocak 19th, 2007

Hey DJ! Which song is mine?
Biraz evvel yazdığım bloğun silinmiş olması gerçeğini değiştiremem. Şu anda gerçekten kudurmuş durumda ağızımdan köpükler de çıkartıyor olabilirim. Yani ’sayfayı görüntüleyemedim aplam kusura bakma’ diyen internet bağlantısına mı delleneyim yoksa içinden karnı acıkmışçasına kıtır kıtır sesler gelen bilgisayarıma kafa mı atayım! Neysee sakiiinnn sakiiinnnn bir kiiii derin nefeeessss hmmmmm… Başta alıyoruuummm….
Gece Dj’liği! Sıdıka’mın kimi gecelerde “patlat bir istek parça bacım” şeklindeki isteği üzerine psikolojimizle örtüşen bir şarkının seçilip zip’lenmesi ve akabinde gmail’e attach edilerek yollanması ile gerçekleşen durum. Sıdıka’m da bana yollayacaktı ama maalesef kendisi hayatın pençeleri ile boğuştuğundan (Bkz.Final (master) Fantasy Pençesi)yollayamadı. Tüm bu cebelleşmelerin arasında msn’in de kitlenerek, iletişim kurmaya çalıştığında yazdıklarını iadeli taahhütlü geri yollaması da bünyede alacakaranlık kuşağı etkisi yarattı  Şimdi istek parçamız Ankara’dan yorgun savaşçı Sıdıka için geliyor. Solistin melankolik sesini çok iyi kullandığı Muse grubunun 2006′da çıkarttıkları Black Holes and Revelations albümünden güzide bir eser olan “invincible“! Neydi? Thoomaaassss Thoomaassss!
“Follow through
Make your dreams come true
Don’t give up the fight
You will be alright
Cause there’s no one like you in the universe
Don’t be afraid
What your mind consumes
You should make a stand
Stand up for what you believe
And tonight
We can truly say
Together we’re invincible”
Ps:Bu defa yazdıklarımı copy ettim! hain sayfa hadi şimdi de görüntüleyemiyorum de bakalım! Hah!
Ocak 18th, 2007

Yok başlık maşlık!
Oturduğum yere çakılıp kaldım… Şu sıra çok fazla yaptığım şeyi yapıyordum yine! Dur, çık, bak! Kendimden çıkıp, yaşadığım ortam içerisinde kendime karşı dikilip, hayatı sorguladığım; her ne kadar dışında kalmaya çalışsam da birden bire kendimi nefret edilesi o yerde buluyor olmam, beni artık tiksindirmeye başladı. Aklın ucundan geçmeyen şeyler insanın karşısına çıkınca, sudan çıkmış balık deyimi tam yerini buluyor! Ne yazmak, ne çizmek, ne konuşmak ne de düşünmek istemiyorum! Tek isteğim var o da çekip gitmek!
Uyku üstüne…
Uyumak. Ayakta uyumak, yatakta uyumak, yerde uyumak, koltukta uyumak, kanepede uyumak, soba önü minderde kedi gibi uyumak. Çoğaltmak mümkün bu örnekleri. Ayakta uyumak haricinde -ki tehlikeli olabilir- hepsi keyifle uyunabilecek yerlerdir. Niye uyuyoruz ki biz?
Yetişkin insanlar günde 7-9 saatlik uykuya ihtiyaç duyuyormuş ama 6 saat yeterliymiş. Şimdi tutup da burada sırrı çözülememiş bir şeyin sırrını çözmek niyetinde değilim ama merak de etmiyor değilim. İlk insan nasıl uyumuş?
-Hannkk hunkkk pöö pööö (Hanım baa bir haller oluyor)
-Pöödö pöödül füül fül (Yat uzan accuk)
Bu mudur? Böyle mi olmuş? Kimbilir belki tüm dış dünyadan kopmak adına bir trans olabilir mi? Yalnız dikkate alınması gereken bir konu da “rüya” denilen ve kopulmak istenen dış dünyanın arkası yarın’lı dizileridir. Öyle de böyle de kopamıyoruz işte! Niye uyuyoruz biz bre? Şimdi diyelim ki koptuk hadi, transa geçtik, ilk insanız biz, öğrendik transa geçimeyi ve uyuduk. Peki öğrenilen bu davranış diğer kuşaklara nasıl geçmiştir? Her doğana uyumayı öğretmediğimize göre, bunun bir açıklaması olmalı değil mi? Ninninin genetikle alakası var mıdır? Bebek uyuturken neden “piişşş piiişş eee eee” denir?
Kesin olan tek bir şey varsa o da uyumamanın bünyede yarattığı saçmalama durumudur. O da şu yazdıklarımla sabittir!
Çekin bre içinizi….
Az önce annemle sohbet ederken yine eskiye dair tatlı bir şey geldi aklıma. Hatta şöyle bir iç geçirdim… Şimdi yazarsam bakın görün siz de içinizi çekeceksiniz…
Bir akşamüstüydü… Annem ve teyzem dışardan geldiler ellerinde torbalar. Kuzenle birlikte başladık torbaların içinde eşelenmeye… Bir torbadan fırından alınmış taze ekmek çıktı. Diğerinden ise, mutfağımızdan tanıdık bir sima olan bir kavanoz! O da nesi? İçindeki de neee?? Sarelleeeeeee! Sarelle musluğundan yeni doldurulmuş taze sarelle! Yedik tabiii kim tutar!
Şimdi cevap verin bakalım hanginiz istemezdiniz o musluğa ağızınızı dayayıp içine sarelle doldurmayı? Çektiniz di mi içinizi?
Şibumi
Yeni kitabımız, Trevanian’ın Şibumi’si. Bir Japon generali tarafından büyütülmüş ve ardından korkusuz, yenilmez bir savaşçı ve gerçek bir filozof olmuş Nicholai abimizin öyküsü. Arka kapak pek bir meze oldu sohbetlerimize ki kitap okundukça daha da olacak gibi geliyor bana. Kimbilir belki ben de “yakın algılama” yeteneği edinirim  Okuduktan sonra fikir beyanında bulunurum artık… Ama ilk önce şu puzzle’ı bitirmek gerek. Bu sahne çok tanıdık geldi bana

Zamansız Yağan Kar ve Gece’m
Uzun bir yürüyüş yaptım kıtırdayan kar üstünde… Zamansız yağdı bu gece kar… Her şey zamansız yağıyor üstüme şu sıra… Kar da zamansız yağıyor, düşünceler de. Gecenin sessizliğinde, ayaklarımın altında kıtır kıtır eden karın sesinden başka bir ses yoktu. Yürüdüm daha önce de yürüdüğüm yollarda, yürüdüm kırgınlığımla, yürüdüm öylesine yürüdüm… Hiç eve girmek istemedi içim ama elimde bir fincan kahveyle, karanlık odamda karlı bahçeyi izlerken buldum kendimi. Yakmadım ışığı, yakmadım ki bahçenin beyazlığı dolsun odamın içine… Pencerenin kenarında seyreyledim… Beyaz bahçe bir film şeridi oldu gözlerimde; aktı durdu dakikalarca, durduramadım… Kıyamadığım mumlarımı da yaktım ardından, bozmadılar görüntüyü diye sevindi içim… Olacak gibi değil, bahçe beni çağırıyor, kaldırımlar gel diyor ki ona inat yollar “bak bomboşuz gel burda da yürü biraz” diye… Gidiyorum ben, beni çağırıyorlar…
Şarkılar Söyle…
Seneler öncesi, yaklaşık 10 sene kadar öncesinde içine bir sürü yazı şiir bezediğim defterimi buldum. Zaman cidden çok çabuk geçiyor içine bir ton şey katıp karıştırarak. Kelimelerin içindeki anıları canlandırdım kafamda, gülümsedim… Üniversite kantininin önünde gitar çalmalarımız, rahmetli köpeğimiz Pakize ve kantinin içinde uzayan masalarda bana ait olan köşem… Mektup yazmaların arasında, gelip giden arkadaşlarla sohbetler, dalışlar, çıkışlar, gülüşler… Bir dörtlük takıldı gözüme sonrasında. Çok net hatırlıyorum yazdığım anı gariptir. Güneş batımında, kırmızıya çalan kantin; müzik ve uğultu arasında kağıda dökülenler,
Bir yıldız kaydı içimde bir dilek/ Bir dilek kaydı içimden ay ışığı/ Karanlığa saklandı ay buluttan/ Ne yıldız kaldı ne dilek/ Ne de ay ışığı ardından
Düşündüm bir an, ne kadar uzun süre olmuş gitarı elime alıp da besteleri söylemeyeli… Eh bana müsade, şimdi şarkı söylemeli….
Törpü…
Hayat törpüler
Ruhu törpüler
Bedeni törpüler
Törpü kırıntıları avucunda
Öyle baka kalırsın hayata
O da sana bakar
Ama ifadeler farklıdır
Hayat törpüsüyle ifade eder
İnsansa törpülenmiş kalbiyle
Çarparım Çok Ciddiyim!
Bu elektrik yüklü bir blogdur!
Yaklaşık 15 dakika önce şehir elektriğini el yordamı ile bünyeye almış biri olarak söyleyebilirim ki hoş bir deneyim değildi.Öncesinde ayağıma terliklerimi giymemiş olsaydım neler olduğunu düşündüm  Neler olurdu? Şu satırları okuyor olmazdınız ha eğer okuyor olsaydınız o zaman işin içine doğa üstü güçler girmiş olurdu! O zaman blog ismini de değiştirmek icap ederdi sanırım, “Whisper with Huni”! Neler olurdu? Helva yerdiniz mesela ki annem güzel yapar. Dostlar kendi aralarında konuşurdu: ”Rahmetli çok elentürüklü bir insandı, öyle ki elektrikler kesildiğinde jeneratör olarak devreye girerdi kendisi”,”Elektro bugi’si tadından yinmezdi” gibi…. (hissediyorum aranızda tahtaya vuranlar mevcut sanki)
Şimdi bir de çimenlik alan bulmam lazım geliyor değil mi? Üstünde yürümeliyim ve elektriğimi atmalıyım. Bu havada çimenli mekan… Hmmm… Zor tabii… Annemin saksılarında yürüsem? En büyük saksı sadece bir ayağımı alır… Hııımm yok olmaz. Elimi saksıya soksam?… Yok bu da olmaz… Tüm bu denemelerin ardından annem bana yine elektrik verir!! En iyisi mi ben uzanayım biraz, yeşil çimende yürüdüğümü hayal edeyim, hayal ederek elektriğini atan insan olarak literatüre geçeyim… Evet.
Ocak 10th, 2007

THE SONG OF OLEANDER
Yeni bir puzzle. Aranan parçalar, bulunan parçalar, yerleştirilen parçalar, hayattan kopuş süreci. Bir önceki Boticelli puzzle’ının başına gelenlerden sonra, her türlü hava muhalefetine karşı tedbiri almış durumdayım! Gerçi her ne kadar üstünde çalıştığım mukavva, o günkü yağmurdan nasibini fazlasıyla almış olsa da işe yarıyor. Bugün fazlası ile vakit ayırabildim kendisine. Ayakta duran abla bitti; oturan kızımızın kolunu aramalıyım şimdi. Bana müsade, kopmam lazım…
Ocak 10th, 2007

Meaaaw!
Eveeettt! Tüm hazırlıklar sona erdi. Sayfamız resmen açılmıştır. Kusura bakmayın bir kokteyl ile yapmak isterdim açılışı ama olmadı
Miyaaaavvvvvvvvv!!!(Bkz.Cırmacan’ın sevinç miyavlaması…)
Ocak 09th, 2007
Hunilinin Yeni Mekanı…
İşte huzurlarınızda yeni evim! Yeni evin oluşmasında büyük emeği geçen Önder’e huzurlarınızda bir alkış istiyor ve kendisine kocamanından bir teşekkür ediyorum!!
Ufak tefek değişiklikler ve düzenlemelerden sonra görüşmek üzere!
Hayırlı uğurlu olsun!

Yorum yok. Ilk Olacak.

Cevap Yaz