8th
Mart
2010
Fotoğraf.. Dede mesleği.. Bütün çocukluğum hikayelerini dinlemek ve çektiği fotoğraflara bakmakla geçti.. Evimiz siyah beyaz fotoğraflarla dolu.. Tanıdık, tanımadık bir ton insanı içinde barındıran fotoğrafar.. O zaman da bu kadar komplike bir iş miydi acaba ya da şöyle sorayım; o zaman da bu fotoğraf makineleri bu kadar pahallı mıydı?
Voltran gibi makineler! Gövde ve kollar, bacaklar! Ama voltranı oluşturabilmek için ilk önce bir banka soymak ya da Cinnah’a falan çıkmak gerek.. Fakat hem Cinnah artık eskisi gibi popüler değil hem de banka soyarsam aldığım makine ile çekim yapabileceğim alan kısıtlı
Öyle pan etkisi falan da yaratamam! Hmm belki de avluda volta atanları çekerim ki ışığa ihtiyacım var.. Diyaframı kısarım, netlik derinliği genişler; eğer ışık yetersiz ise bu seferde estantane yi açmam gerekir; enstantaneyi açarsam da fotoğraf objesi durağan olması gerekir yoksa hareketli çıkar.. Hayt huytttttt bıızzztt coozztt ve işte devrelerimde meydana gelen bu cozurdamaya da pan etkisi denir sayın seyirciler! Hakem topu yutar, oyun başka bir gün oynanmak üzere tatil edilir…
Anlaşılacağı üzere, fotoğraf kursuna başladım.. Aranızda şaşıranlar olabilir, bu deli dalga geçerdi bu gibi aktivitelerle, peki şimdi ne oldu deyyu.. Hala geçiyorum ama bu defa aralarına sızdım diyebiliriz.. Yakında ben de parklarda gruplar halinde, elinde fotoğraf makinesi ile gezinen, marjinal fotoğraflar çekebilmek için antin kuntin şekillere giren biri olacağım.. Hobareeeyy!!
Çektiğim fotoğrafları sizlerle de paylaşmayı çok isterdim fekat arkadaşımdan ödünç alacağım makine filmli bir makine. Eh tabii pozları bitirmem lazım.. Sonraaa tab ettirmem lazım.. Sonraaa taramam lazım.. Sonraaaa… ZZZZzzzzZZZzzzz…
Voltranı oluşturabildiğim günleri de görmeyi diliyerek, müsadenizi istiyorum.. Voltran! Voltran! Voltran!!!
posted in Kategorilenmemiş |
23rd
Şubat
2010
Yok yok.. Garanti bi arıza var bende.. Hayır fabrikayı da bilmiyorum ki üretimde ne gibi hatalar olmuş bir inceliyeyim.. Ama yok.. Cidden garip.. Bu bir tesadüf olamaz.. Tarih her defasında aynı şekliyle tekerrür eder mi bre? Daha kaç tekerrürüm kaldı ki acep? Keşke bir düğme olsa hayatta. Herşeyi yaşadım kafidir deyip basıp bir diğer level’a atlayabilsek. Yan tarafta da bir liste açılsa; boy, kilo, saç, sakal, ruh halleri, mekan seçebilsek.. Ardından da bir test olsa zeka seviyesi tesbiti, cinsiyet belirleyici gibi.. Sonra bir enter tuşu olsa, bassak.. Ebemizi tersten görsek (yanlış anlaşılmasın hakikatten düşünün hele! Ebe sizi çıkarttığında onu tersinden görmüyor muyuz?), şaplağı bassa bize yeniden ağlasak.. Bu defa farklı olsa da şaşırsak.. Şaşkınlığımızdan mutluluğa dönse ruh halimiz, iki misli ağlasak.. Bir de elmalar gibi kızarsa doğru dediğimiz insanlar, yakınlaşmaya çalıştığımızda.. Kızarmayanından uzak tutsak kendimizi.. Oyun oynamak, strateji geliştirmek zorunda kalmasak.. Doldum yine.. Bir reset lazım bana..
posted in Kategorilenmemiş |
14th
Şubat
2010
24 Şubat 2010 Çarşamba.. Redd konseri var.. Çok dinlediğim bir grup değildi ama “re minör”cülerden olduklarından bu güne kadar denk gelen şarkıları hep hoşuma gitmişti.. Geçenlerde albümünü edindim.. Gecenin fişi yok.. Akustik performansları harika.. Oldum olası akustik versiyonları sevmişimdir zaten.. Albümde hoşuma giden pek çok şarkı var ama bir tanesi çok dokundu içime.. Fırsatınız olursa dinleyin.. Ben 24′ünde bir canlı dinleyeyim, size de özet geçerim elbet
Rengin sararmış derdin ne?
Bir haller olmuş sana yine
Bırak gün yanından geçip gitsin
Yarın şansını yeniden denersin
Gözün kararmış olur böyle
Yinede dönüp bakma geriye
Bırak yıldızları kayıp gitsin
Yarın başka bir dilek dilersin
Ah, sen kendinde ol yeter…
Karanlık çökmüş temiz kalbine
Kanın azalıyor terk edildikçe
Bırak aşkları yaşanıp bitsin
Yarın daha cok sevilirsin
Ah, sen kendinde ol yeter…
posted in Kategorilenmemiş |
14th
Şubat
2010
Eytt!! İşte bir falantin günü daha! Güller kucakladık, attık sokaklara kendimizi, “ahan da bu da benimki bakınn bakıııınnnn he heeyy tey tey!!”
Aradan yıllar geçti ve bugün bir falantin günü, aldım anacığımı (ee ana gibi yar olmaz demişler
) şöyle bir Tunalı Hilmi caddesi’nde salındık.. Evden çıkmadan da annem nazikçe uyardı, “bak depresyona girmeyesin sakın sevgilileri görünce?”!!
“yok anne selpak aldım yanıma; sinir krizi geçirirsem de beni tanımıyomuş gibi yapar, usulca uzaklaşır eve geri dönersin” dedim. Kıkırdayarak çıktık evden.. Hava da anti falantinci bana inat bahar gibiydi.. Çiftleşen kumrulara kıyak geçiyordu
Çiftler ayrı bi havalıydı bugün.. Kızlar saçlar yapılı full makyaj; elde mutlaka bir çiçek ya da hediye paketi.. Ama gariban erkeklerde bir şey göremedik.. Aldıkları hediye’den yedikleri kazıktan mıdır, günün sevincinden kaynaklı mı, garip bir tebessüm vardı yüzlerinde
Bir kaç kız gördüm ellerinde bir demet gül ama yalnızlardı..
İşte o an kanki ile bugüne kadar sadece teoride kalmış plan geldi aklıma.. Dersane yıllarında, elinde gülle dolaşanları sayar, eğlenirdik.. Hatta düşünür taşınır, “acaba biz de bi çiçek alıp böyle sırıtarak gezsek mi bre?” diye şakalaşırdık.. Acaba o kızlar bu teorik planımızı pratiğe dökenlerden miydi?
Ama helal olsun yapabildilerse
Eheheheh..
Neyse sonrasında oturduk bir pastaneye, mis gibi tatlılarımızı yedik ve tatlı tatlı evimize geri döndük..
Eve geldiğimde sevgilim Sarma koşturdu kollarıma.. İki mıncıkladım, sıkıldı, patilerini yüzüme dayadı.. Şöyle bir baktım etrafıma; annem, babam, abim, kedimiz.. Huzur.. Güzel bir falantin günüydü bugün.. Fakat dayanamiicamm:
GO HOME FALANTİNE!!!
posted in Kategorilenmemiş |
13th
Şubat
2010
4 kişiyi davul zurnalı bir biçimde mikrop ilan edip de silen sevgili insanımsı.. Evet bak bu blog bugün sana yazılıyor! Senelerdir arkamdan dediğin herşeyi bilmeme rağmen, beni ne kadar çok sevdiğini(!!!) bilmeme rağmen seni hayatımdan çıkartmamış olmam sana verdiğim değerden falan sanıyorsan, işte orada bir dur bakalım.. Yok öyle bir şey, üzgünüm. Aynı ortamın havasını soluduğum insanların her zaman eşit muamele görmesinden yanayım ama artık sen o eşitlik içinde olamayacaksın maalesef!Bu defa seni cidden halkanın dışına aldım!
Son bir aydır saydırdığın “zavallı evlenemeyen arkadaşlar”, “allah hepsinin şerrinden korusun”, “vah evlenemeyene vah vah” başlıklı iletilerine hep birlikte kabamızla gülüyorduk.. Nazar gerçekten kıskanılana değer! Özenilecek ya da imrenilecek bir durumun olsaydı belki az biraz değdirirdim sana da ama yok ki! Öyle bir durumun yok! Kaç senelik arkadaşını bile kaybedebiliyorsan bu benim manipüle yeteneğimden değil, senin saçmalıklarından ve düşünmekten yoksun zekandan kaynaklıdır!
Benimle çok öncesinden iletişimini kesmen gerekiyordu ve biliyor musun hepimizin merak ettiği de bu! Neden? Sevmediğin ve her fırsatta diş bilediğin, hayatında kaybettiğin insanların müsebbibi ilan ettiğin birine neden iyi davranma çabası içine girdin ki? Yalancıktan attığın kahkahaların, o yapmacık muhabbetinin farkedilmeyeceğini nasıl düşündün ki? Pek tabii ki farkındaydık! Ama yaşımızın ve terbiyemizin elverdiği ölçüde dengelemeye çalıştık herşeyi; aman diyeyim sakın yanlış anlaşılmasın, verdiğimiz değerden değildi bu!.. Gözümde zerre kadar bir değerin yok! Allah senden razı olsun ki artık yapman gerekeni yaptın gecikmeli de olsa! Tebrik ediyorum seni ve çok teşekkür ediyorum, beni seninle konuşmak zahmetinden kurtardığın için..
Umarım saçmalıkların burada bitmiştir.. Biz yeterince eğlendik daha fazlası bizi bozar cicim
posted in Kategorilenmemiş |
2nd
Şubat
2010
Püüüüüü….
Ne kadar zamandır yazmamışım ben böyle ahahah
Neyse başlayalım yazmaya o zamaaaannn…
Görüşemediğimiz süre zarfında Özge ve Cem’i evlendirdik!! Harika bir nişan, kına gecesi ve düğün ardından evlendiler.. Ben nedimelikten emekliliğimi istedim
Zor işmiş ama çiçeği de elden aldım, değdi doğrusu..
Bir de İstanbul’da düğün vardı, ona da gittim yaptım vazifemi; Hür ve Ebru’ya bir ömür boyu mutluluklar.. Başka da kimseyi evlendirmedik
Aaa tabii sabahın körü treni kaçırdım fekat her işte bir hayır vardır demişler kaçırdığım tren kaza yaptı..
Göz ameliyatım başarı ile GEÇTİ(!!!) Doktor amca itina ile deşti gözümü allah razı olsun kendisinden.. Bir gün boyunca gözümde bandajla gezdim, arkadaşlarım bana güldüler onları mutlu etmenin sevinci ile doldum taştım
Akşamına da bandajlı göz ile karda mangal keyfi yapıldı.. Şunu anladım ki iki göz de pek mühim.. Birinin yokluğu bile çok fenaa….
Okul tatile girdi.. Süper de oldu çünkü bu yorgunluk ancak böyle bir tatil ve gün boyu camışlık ile geçerdi.. ikinci dönem ise daha hızlı geçecek gibi.. Full performans, önce okuma barryamı ardından 23 nisan ve ennihayetinde anasınıfı sene sonu gösterisi.. Aradaki çerezleri saymıyorum.. Bu senenin 23 Nisan’ı ise sanırım benim baş yapıtlarımdan birisi olacak gibi.. Hayırlısı tabiii..
Çok fenaaa gidesim var.. Bakalım biriktiriğim para neticesinde ruhum ne yanna gitmek ister ise o yanna gitmek farz oldu.. Geçen sene gidemediğim Barcelona bana dert misal.. Fakat Japonya da hayli cazip gibi.. Tunus, Amerika ve İbiza da sıraya girmiş beklemekteler, gel banaaa gel banaa diye
Neyse bakalım hele bir yaz gelsin de.. Güzel bir motivasyon oldu bu bana.. Ödül desek daha doğru olacaktır..
15v tatilde sadece camışlık yapmadım tabii ki! Can sıkıntısından yemediğim halt kalmadı.. Ama başarılı sonuçlar da elde etmedim değil
Meselaaa yıllardır sakladığım ama atmaya kıyamadığım ve artık teknolojinin de ilerlemesi ile dinlemediğim eski kasetler vardı.. Deniz’ciğim sağolsun harika bir fikir verdi bana!!! Sonucu da çok leziz oldu.. Dandik cep telefonu ile çektiğimden görüntü biraz flu ama olsun anlaşılıyo yine ne olduğu
Yeeeppp!! Bir lamba!! İnşallah üşenmeyip bir de pil alırsam şu fotoğraf makinesine düzgün bi halini buraya koyarım elbet.. Kısmet..
Başka bir şey daha yaptım ama onu şimdi söyleyemem.. Sürprizzz!!! Hazırladığım şeyi hediye etiğimde fotoğraflayıp koyarım buraya
Ama o da çok güzel oldu.. İçimdeki sanat aşkı + camışlık nelere kadirrrrr bre!!!
Aaaa başka bir şey daha vaaaaaarrrr!! Tatilin bir diğer keyifli yanı da Wiiiiiii!!! Çok karizmatik bir oyuncu olarak görüyorsunuz ki kungfuda da çok başarılıyım
Hahhh huhhhh!!!
posted in Kategorilenmemiş |
7th
Aralık
2009
Ne yaptı? Anlayabildi mi yaşananları? Annesi ne söyledi? Ya annesi.. O nasıldır kimbilir.. Ne fena işler bunlar.. Aklım fikrim o küçük yürekte.. Bir babanın yokluğunu, gidişine tanıklık ederek yaşayan o masum çocuğa, nasıl anlatılır ölüm?.. Pamuk ipliğine bağlı hayatlarımız.. Her an herşeyin olması olası.. Dün var olan bugün yok.. Pisipisine ölüm.. Dolu dolu yaşamak lazım geldiği gibi değiştirmeden, utanıp sıkılmadan, saklayıp gizlemeden..
Başın sağolsun küçük kuzum…
posted in Kategorilenmemiş |
30th
Kasım
2009
Hunimi kafamdan çıkartıp önüme koydum.. O bana baktı ben ona baktım.. Son günlerde düşündüklerimi anlattım ona.. Sorular sordum kimi şeylerle ilgili.. Merak ettiklerimi sordum.. Cevaplarından korktuğum sorular sordum.. Kurduğum hayallerden bahsettim.. Geçmişin kalıntılarından, günüme miras kalanları anlattım.. Aklıma mıhlanmış yerleri betimledim.. İçine düştüğüm kuyunun derinliğini sordum.. Cesaret sonum mu olur yoksa zaferim mi diye mızırdandım.. Cümleler cümleleri izledi.. Paragraflar oldular susuşlarımda.. Sustum.. Öylece baktım.. Gözlerimi kapatıp yine hatırladım.. Re minör melodiler geldiler ansızın.. Ağladım biraz da.. En son küfrettim ve alıp tekrar kafama taktım hunimi.. That’s it!..
posted in Kategorilenmemiş |
26th
Ekim
2009
Yine muhteşem bir şarkı!! Despite the Tears.. Seedy Arkhestra söylüyor ama sözler ve arka vokalde gönlümün sultanı Jeff Buckley söylemekte.. Ooof ooff.. Jeff! Neden öldün ki Jeff??!! ve yine bir şey var ki o da “Re Minör”.. Nedir bendeki bu re minör sevdası bilmem ki..
He found a letter from his lover
She said she’s never coming home
His things were lying on her doorstep
And his tears they fell like rain
And in his mind, he knew
He’d love her always
Despite the tears
And in his town where few knew love
He’d spend his nights all alone, crying
And all the love he’d once shared with her
Was gone, long, long, long gone
And he knew a part of him was dying
And in his mind
He knew he’d love her always
Despite the tears
Don’t cry, dont’cry, don’t cry
Lover we tried, we tried, we tried
And in his mind he knew he’d love her always
Despite the tears
posted in Kategorilenmemiş |
19th
Ekim
2009
Başım göğe erdi mi? Evet ya! Erdi ermez mi?! :0))
Pazar günüm dolu dolu geçti.. Sabah 3,5 saatlik bir yolculuk ardından kendimi hiç bilmediğim bir memlekette buldum.. Midem ise kalktığım andan itibaren muhalefetti bu yolculuğuma.. Neyse otogarda bir sağa bir sola baktıktan sonra içimdeki sese kulak vererek bir yola çıktım.. Baktım dolmuşlar var bi dolu.. Hemen oracıktaki simitçi amcayı kestirdim gözüme ve sordum kendisine: “Mevlana Müzesine gitmek için hangi dolmuşa binmem lazım?” Bir yandan da canım simit istiyor mu diye sordum kendime ama “öööwww” cevabı geldi midemden; belli ki istemiyordu… “Aydınlık dolmuşuna bineceksin” dedi simitçi amca. Teşekkür ettim ve yaklaşık 5 dakika sonrada beklediğim dolmuş geldi.. Şöfor amcaya dedim ki “ben Mevlana Müzesine gidecektim ama..”, hemen yanıt geldi “Önünde indiririm ben seni!” Oleeyyy… Direkt yolculuk! Derken nerdeyse bütün Konya’yı dolaştı dolmuşumuz :0) Ve popüler bir dolmuş olduğunu farkettim.. Çarşıya gidiyor ya tıklım tıkış doldu… Bir yandan da etrafı gözlemledim. Tam o sırada bir sokağa girdik… Sokak sanki gelin damat istilasına uğramış gibiydi.. Bir konvoyun geçmesini beklemek zorunda kaldık çünkü sokak iki arabanın geçebileceği genişlikte değildi.. Malum gelin arabaları park halindeydi.. Hatta bir tanesinin arkasında “Anasının ilk ve son gelini” diye yazıyordu :0) Sonra devam ettik yola.. Derken vardık müzeye.. Nasıl heyecanlandım anlatamam!! Tam planladığım gibiydi, çok kalabalık yoktu ama yine de azımsanmayacak bir ziyaretçi kitlesi vardı.. Müze girişi 2TL’ydi. Ney sesi eşliğinde gezdim bütün müzeyi.. Çok ama çok enseresan duygular yaşadım.. Dualar ettim suskunların ruhuna.. İyice gezdikten sonra avludaki büyük çeşmeden su içtim.. Evet şimdi hazırdım ikinci adresi ziyarete.. Gitmeden önce internetten yaptığım araştırmalar neticesinde 10 dakikalık bir mesafede olmalıydı.. Bir taksiciye danıştım ve evet tahminlerim doğruydu, çok da uzakta değildi.. Yürürken kermesimsi bir yerin yanından geçtim ve yemek kokuları geldi burnuma.. Midem hala kötüydü.. I ıh hala acıkmamışım dedim.. Yürümeye devam ettim ve sonunda vardım Şems-i Tebrizi’nin camii ve türbesine.. Ayakkabılarımı çıkarttım, tülbentimi örttüm kafama ve girdim içeriye.. Mevlana’ya oranla burada hiç kimse yoktu nerdeyse.. Bir kenara oturdum ve ayakta duran bir grup adam arasında bir tanesinin seslice dillendirdiği duasını dinledim.. Dua ettim.. Sonra sandukaya yaklaştım ve ruhumu bir müddet bu şekilde dinlendirdim.. Çıkışta çocuklar ellerinde bir şey satmaya çalışıyorlardı.. Almadım.. Acaba alsa mıydım diye tereddüt ettim.. Yürümeye devam ettim.. Alaaddin Tepesi! Yürüyerek çıktığım yer Konya’nın kocaman döner kavşağıydı.. Tepenin üstünde Alaaddin camii vardı.. Camiinin eteklerinde ise kocaman bir park.. Parkta yerlere serilmiş genç yaşlı bir dolu kalabalık.. Dikkatimi çeken şey ise hepsinin çekirdek çitliyor olmasıydı.. Yürüyüş yolu olduğu gibi çekirdek kabukları ile kaplıydı! İnsanlar transa geçmiş şekilde çekirdek çitliyordu :0) Mideme sordum çitler misin ister misin diye; öğğkk dedi bana tekrar.. Yok bi terslik var bu işin içinde dedim ve yürümeye devam ettim.. Bilet, evet biletimi almam gerekiyordu. Hemen Konya’nın hatrısayılır acentasına gittim ve biletimi aldım. Sonrasında çekirdek çitleyenlerin yanından geçip “Kampüs-Bosna” dolmuşuna bindim ki “buradan otogara hangi dolmuşa binmem gerek?” diye sorduğum polis amca bana bu dolmuşun adını vermiş ve bir de eklemişti “35-40 dakikada gider hemen binmelisiniz..” Bir an duraksadım.. Ben adama saat kaçta otobüsüm olduğunu söylememiştim ki :0) İçine doğmuş olacak ki ve iyi ki de doğmuş ucu ucuna yetiştim.. Dolmuşa bindikten sonra midem ile başbaşa kalış süresi start aldı.. Kabus gibiydi.. Ne zaman bitecekti bu otogar yolu? Daha çok var mıydı? Kussam ayıp olur muydu? Ve nihayetinde otogar göründü.. Kendimi dolmuştan atar atmaz derin bi nefes aldım ama nafile.. Mide daha beter hale gelmeye başladı.. Doğruca otobüse attım kendimi ve hemen uyku moduna geçtim ama ne fayda.. “Ben burdayım” diyen midem iyice coşmuştu.. Otobüs hareket ettikten yarım saat sonra çaresiz şekilde muavinden torba istedim.. Muavin gitti gelmedi.. Daha da fena olmaya başladım.. otobüsü mü durdursam?.. Nasıl olacak.. Anaaamm bittim ben.. Tansiyon düşüyor eyvah.. Çantamda torba olacaktı.. Torba dediğim de elim anca girer içine öyle bir şey.. Yok daha fazla beklenecek gibi değil torba nerdesin??!!!! Derken midem kendisini ifade edebileceği en uç noktada ifade etti.. Yanımdaki kadın uyanmadı bile!! Önümdeki teyze bana kolonyalı mendil uzattı sağolsun.. Ucuz atlattım.. Çöpleri toplayan muavinin çöp torbasına ağızını düğümlediğim torbayı atarken, “aaa siz torba istemiştiniiiizz” dedi. Evet ama gerek kalmamıştı tabi.. “Peçete getirebilir misiniz?” dedim.. “Tamam!” dedi kararlı bir şekilde, ama ne peçete geldiiii ne de muavin :0) Rahatlamanın ardından derin bir uyku ve akabinde Ankara’ya geri dönüş.. Mide muhalefetine karşın çok güzel bir gün geçirdim.. Evet başım göğe erdi :0)
Midem bugün de dünü aratmayacak kadar süper bir uyuzluk içindeydi.. Eğer yarın da devam ederse artık kendisini bir bilene götürmek niyetindeyim.. Ee eksik kalmasın tabiii buyursun o da gelsin!
Yaa.. İşte böyle… Aaa iki de fotoğraf kondurayım hele



Hemen fotoğrafın köşesindeki amcanın çekirdek torbasına elini daldırdığını görebilirsiniz
posted in Kategorilenmemiş |